.

Dünya Basketbol Şampiyonası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Basketbol Şampiyonası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 17, 2010

Kalan Sağlar Bizimdir


Büyük bir basketbol turnuvası düzenlemek o halkın çoğu için maddi olanak anlamına gelebilir. Fakat biz basketbolseverler olarak bizim için anlamı; televizyon ütopyasından takip ettiğimiz bir dolu yıldızın ülke topraklarına ayak basmasıydı. Sonuçta bir Dünya Şampiyonası, hangi oyuncu gelmek istemezdi ki? Biz bu kadar umut bağlamışken yıldızlar teker teker vurdu bizi hunharca. Kobe dinlenmek istedi. LeBron, Wade, Carmelo, D-Howard, C-Bosh gibi über-süper yıldızlar da çeşitli sebeplerden ötürü gelmek istemediler.

Göze çarpan en büyük eksiklikler (ki o fiziklerin göze çarpmaması olasılık dışı); İspanya'da Pau Gasol, Fransa'da "Mc Tony-P", Litvanya'da neredeyse bir takım çıkacak kadar oyuncu (ki o oyuncular kendi başlarına en az çeyrek final oynar; Sarunas Jasikevicius, Rimantas Kaukenas, Ramunas Siskauskas, Marijonas Petravicius ve Lavrinovic biraderler), Slovenya'da Avrupa'nın sayılı iki uzunu Erazem Lorbek ve Matjas Smodis, Brezilya'da 'yenen son dakika golüyle' Nene'nin kadrodan çıkarılması, 12 Dev Adam'da çok istekli olmasına rağmen acımasız bir sakatlığa kurban giden Memo, Rusya'da Andrei Kirilenko-J.R. Holden ve turnuva boyunca sakatlığı yüzünden bench ısıtan Avrupa'nın en iyi çok yönlü oyuncusu Viktor Khryapa, Sırbistan'da Uros Tripkovic ve onlar için eksik olmasa da bizim için kadroda olması hatta yalnız gelmemesi pek mühim olan Marko Jaric, Panzerler'de 'Alman Mühendislik Harikası' ülkenin fedakar çocuğu Polonya asıllı Dirk Nowitzki ve son olarak Arjantin'den Manu Ginobili-Andres Nocioni ikilisi.

Bir turnuvada böyle Pers ordusu gibi eksik olunca, turnuva kendi yıldız adaylarını çıkarmaktan asla geri kalmaz, kalmadı da... Turnuvanın en değerli oyuncusu, henüz 22 yaşında. NBA'in en genç sayı kralı. Ve Türkiye'ye gelmeyen galaksi üyesi her biri ışıklı toz bulutu olanlar kadar iyi olduğunu kanıtlamak için en iyi fırsat Coach K'le ayağına geldi. O ise sadece yeteneklerini sergiledi Türk basketbolseverlere. Extra bir şey yapmasına gerek kalmadı çünkü. İki Dev Adam vardı dikkat çeken; Ersan ve Semih. Ersan son iki maça kadar takımı taşısa da son iki maçta çok durgundu. Semih ise aksine bizi bu inanılmaz sevince mahzar kılan o bloğu yapıp ülkeyi ayağı kaldırmıştı. Beraberinde oynadığı oyun da cabası. Pastadaki kremaydı adeta.

Çeyrek Final'de son şampiyon Matador'u devirdi, hem de felaket bir şut tercihiyle. Evet son Euroleague MVP'si Milos Teodosic'ten bahsediyorum. Avrupa'nın en iyi guardı sıralamasında Ricky Rubio'nun bir baş önünde gibi. Ayrıca takım arkadaşı Marko Keselj de mesafe tanımaksızın hedefi bulmasıyla dikkatleri üzerine çekti. Sürpriz ekol takım Litvanya'nın iki atletik guardı Mantas Kalneitis ve Martynas Pocius da bronz alan takımı başarıya taşıyan ikili konumunda, takım lideri Linas Kleiza'nın ardından. Rusya coach'u David Blatt bu turnuvada da iki yetenek tanıttı basketbol dünyasına... Biri Andrey Vorontsevich (ki zaten CSKA'da iyi bir sezon geçirmişti), diğeri ise Dinamo Moskova'lı genç guard Dmitriy Khvostov, kendine güveni aşılanmış gibi duruyor. Ayrıca Fb Ülker'li Gasper Vidmar'ın bu gelişimi gösterdiğini görmek beni şaşırttı açıkçası. Slovenya'da eksik olan sertlik bu genç adamla sağlanabilir. 2. Tur'da Güney Amerika derbisi yaşandı. Brezilya'da ACB şampiyonu Caja Laboral'in guardı Marcelinho Huertas, Arjantin'de ise Rockets'lı Luis Scola insanüstü performanslardan ikisine imza attılar.

Biz gelmeyenlere ne kadar üzülsek de onlar bu fırsatı çok iyi değerlendirdiler. 'Kalan sağlar bizimdir' mentalitesiyle izlendiği vakit büyük zevk verebiliyor. Bu genç adamları takibe devam!

Salı, Eylül 14, 2010

2010 Türkiye Grup Sonrası Değerlendirme


2. Tur ve Çeyrek Finaller'de sürpriz çıkmadı ve grup birincileri Yarı Final'e kaldı. Bu turlarda en göz alıcı performans ise ev sahibinden geldi. Önce Fransa sonra da Slovenya'yı parkeye gömen Milliler, bu iki turu son dakika performansıyla geçen (ki bunlardan biri Teodosic'in "the shot"ı) Sırbistan'la eşleşti. Diğer eşleşmede ise Birleşik Devletler'in karşısında sınırlı Litvanya vardı. Nitekim Linas Kleiza'nın gerekli performansı gösterememesiyle çok da direnç ortaya koyamadılar. Bizi daha çok ilgilendiren maçta ise skor 0,5 sn kala tescillendi. Kenar oyununda back pick sonrası arkaya devrilen Novica Velickovic'i iyi takip eden Semih bloğu yaptı ve ülkeyi büyük bir sevince gark etti. 3.lük maçında Litvanya, bir önceki günün aksine Kleiza'nın çılgın şut performansıyla kızgın Sırplara su atarak "cosss" etkisi yarattı.

Final birçok açıdan önemliydi. Türkiye topraklarında gerçekleşen en büyük karşılaşma, Türk basketbolunun geldiği en iyi nokta, zıpzıp Amerikan "PAF" Takımı'nın ülkesinde alay konusu olmasına rağmen gösterdiği inançla beraber finale yükselişi ve türevleri gibi. Sırbistan maçında normal Milli Takım performansına döndüğümüzü ve alacağımız madalyanın gümüş olacağını belirtmiştim. Biz statik, onlar akıcı oynadığı sürece, Mars'ta bile oynasak kazanma şansımız yok. Ha bir de değinmem gereken genç bir adam var burada. Ömer Üründül olsa da "Bu Durant iyi topçu." dese diye umut ettim ama, kader kısmet tabii. Henüz 22 yaşında, bir WNBA takımının (bkz: ironi) play-off oynamasının en büyük etkeni, pancar motoru gibi herifçioğlu. Ailecek takipçisiyiz.

Bu turnuvanın ülkeye getirisi en fazla maddi olacaktır. Maçlar yine 300-500 kişiye oynanacak, futbol-basketbol maçları çakışacak falan. Son söz olarak coach Bogdan Tanjevic 5 sene boyunca beni kanser ettikten sonra kendi de olmuş ve bunun getirdiği duygusallıktan olsa gerek, çoğu saçma basketbol inadından vaz geçmiştir (ki başarıyı getiren de budur). Sadece bu turnuva için saygım sonsuzdur. Basketboldan ibaret olan son iki haftadan sonra alışmak zor olacak gibi...

Pazartesi, Eylül 13, 2010

Türkiye 2010 Grup Değerlendirmesi


Takvim, sonunda 2010'un Ağustos ayını gösterdi. Türk basketbolunun 5 yılı hangi gaye uğruna çöpe atıldı, bunu görmek için en büyük fırsattı son iki hafta. Klasik Türk hastalığından kaynaklanan tehlike yine bizi tedirgin etti. Organizasyondaki aksaklıklar, bu büyük şölenin elimizden uçup gitmesine neden olabilirdi. Neyse ki basketbol tanrıları nadir de olsa bir kez daha yanımızdaydı ve Patrick Baurmann, ülke basketbolunu kaosa sürükleyecek kararı vermedi.

28 Ağustos 2010. Basketbol karnavalı grup maçlarıyla başladı. A Grubu'ndaki en büyük sürpriz, osla olsa "Genç Almanlar"ın uzatmada son EuroBasket finalisti Sırbistan'ı yenmesi. Daha doğrusu bu mühim galibiyete rağmen sonraki maçlarda bozuk atıp gruptan çıkamamaları. Robin Benzing, Louis Harris, Thibor Pleiss gibi enerjik gençlerle harmanlanan Panzerler istediğini alamadı. Grup liderliği için son maçta karşılaşan Arjantin ve Sırbistan müthiş bir mücadele ortaya koydular. Rockets'lı Scola'nın muazzam performansına rağmen kazanan Ivkovic'in takımı iddialı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Benim nazırımda en zor gruptu B Grubu. ABD sadece Brezilya'ya zorlandı ve beşte beşle gruptan lider çıktı. Tabiri yerindeyse turnuvaya beş kala Nene'nin sakatlığıyla dumur olan Brezilya, ilk maçına anca ikinci turda çıkabilen Varejao'nun da yokluğunda pota altında o patlayıcı gücünden yoksun kalmış oldu. Hırvatlar genç bir kadroya Davor Kus ve Zoran Planinic gibi tecrübeli guardlar ekleyip başarı beklediler. Fakat coach Josip Vrankovic henüz bu seviyede takımına hakim olabilecek gibi gözükmüyor, en azından şimdilik. Slovenler ise Erazem Lorbek, çok yönlü uzun forvetleri Matjas Smodis, Sacramento guardı Beno Udrih gibi yaralayıcı eksiklere rağmen Jaka Lakovic, Goran Dragic ve Bostjan Nachbar'ın şükela performanslarıyla grubu "B Team"in arkasında ikinci bitirdiler.

Millilerimizin de bulunduğu C Grubu'nda işler nispeten daha kolaydı. Yao'suz Çin, koş koş basketbol nedeniyle savunma özürlü Porto Riko ve vasıfsız Fildişi Sahilleri kendi çaplarında verdikleri mücadeleyle gruptan çıkmak için savaştılar. Turnuva'nın en büyük adaletsizliği ise grupta ilk üçteki bütün takımlara kök söktüren Porto Riko'nun şanssız şekilde gruptan çıkamaması. Sadece JJ Barea yetmiyor gibi, Carlos Arroyo'yu çok aradılar. 12 Dev Adam için söylenecek şey basit; "Yenilmez Armada". Beşte beş yapan bir diğer takım olan Ay-Yıldızlılar bu turnuva için bize sonuna kadar umut aşılamıştı. Son maçta Yunanlar doludan kaçamayıp yine doluya tutuldu. Kaçış hikayeleri ise akıllara zarar, oynanılan oyuna en büyük ihanetlerdendir. Kınıyorum.

Matadorlar'ın favori, Siyahi Fransız Beyefendileri'nin (!) plase gösterildiği D Grubu'nda otoriteler için sürpriz olan benim ise beklediğim şey gerçekleşti. Kalneitis, Pocius, Maciulis, Seibutis, Gecevicius, Jankunas gibi ortalama bir basketbol takipçisinin ömrü hayatında duymadığı (ki o takipçiler genelde yeni kıta basketboluna ilgilidir) oyuncularla önümüzdeki sene ev sahipliği yapacağı EuroBasket11'e hazırlanacağı zannedilen bu basketbol üstadı ülke favoriyi de yerle bir ederek Güzel İzmir'den alnı ak çıktı (2. anavatanı Litvanya olan bendeniz ise içi içine sığmaz halde Lietuva diye haykırmaktaydı o aralar). Hemen arkasında dengesiz İspanyollar, ve 3. - 4. sırayı paylaşan sıradan Hakacı'lar ve Fransa.

Her Şey İçin Teşekkürler 12 Dev Adam


- Tarihi bir başarı kazandığınız ve Dünya ikincisi olduğunuz için teşekkürler.

- Ülke basketbolunun gelişmesine bulunduğunuz büyük katkılardan dolayı teşekkürler.

- Turnuva boyunca verdiğiniz mücadele için teşekkürler.

- Genel olarak 20 gün öncesine kadar Ersan İlyasova'nın, Semih Erden'in, Cenk Akyol'un, Kerem Gönlüm'ün adına bilmeyen bir topluma bu isimleri öğrettiğiniz için teşekkürler .

- Tüm negatif etki ve tepkilere kulağınızı tıkayıp, parke üzerinde elinizden geleni yaptığınız için teşekkürler.

- Turnuva sonrasında görevinden ayrılacak olan Bogdan Tanjevic'i böyle uğurladığınız için teşekkürler.

-  16 günlük bir maceranın ardından bize bu gururu ve sevinci yaşattığınız için teşekkürler.

Teşekkürler 12 Gümüş Adam teşekkürler.

Pazar, Eylül 12, 2010

Gerçek Performans

Peşinen uyarmakta fayda görüyorum, maç değerlendirmesini objektif yapacağım. %51 favori gözüküyorduk maç öncesi. Buraya gelene kadar yendiğimiz takımlara parke yalatmıştık. Bütün ülke olarak heyecanlıydık. Gazla çalışan bir millet olduğumuzu tekrar hatırlatıyorum.

Maça iyi başlayamadık ki bunda ellerin titremesi büyük etken. Sırp takımı ise buralar için yaşayan bir coach'a sahip: Dusan Ivkovic. Maç sırasında Sırbistan maçı domine ettikçe daha da heyecanımı kaybettim. Çünkü böyle giden bir maçın sonunda, Ivkovic'i yenik görmemiştim henüz. Savunmanın aksaması, Teodosic'e yapılan baskı Teo'nun skorunu düşük seviyede tuttu belki fakat asist sayısı normalin üzerindeydi. Keselj'e ise söyleyecek lafım yok açıkçası. Sırp 3 numaralar her daim keskin şutördür, Keselj ise bu fabrikadan çıkan son ürün. (Ivkovic'in yanında Olympiacos'da olacak bu sene) Ömer Aşık'ın pozisyonunda ise hakeme oynamaları aynı zamanda pis işleri yapmayı bilen bir takım olduklarının en büyü esamesi olsa gerek.

Gelelim 12 Dev Adam'a... Bu seviyelerin havasını teneffüs etmiş tek oyuncumuz Hedo. K.Tunçeri de R.Madrid formasıyla bir yere kadar gelmişti. Fakat diğer oyuncularımız kendi takımlarında süre bulsalar da, hep belli seviye görmüş tecrübeye sahiptiler. Rüyalarıma da girmiş olan Tanjevic'in uzun beşi bu maçta fena değildi. Uzun beş sevdalısı bir coach'un 4 kısaya dönmesi beni, aslında şampiyon olmadığını öğrenen bir Fenerbahçe taraftarı kadar şaşırttı doğrusu. Ivkovic ise buna hazırlıksız yakalandı ve küçük bir avantaj yakaladık.

Maçın sonunda aklımdan geçen tek şey vardı, Ivkovic. Onun takımı tüm maçı önde götürüp burda vermezdi. Coach Dusan buna izin vermezdi. Sürekli rahattım, sürekli bekledim. Markovic, Macvan gibi adamlar girer tansiyon yükselir diye. (gazla çalışan bir millet olduğumuzu belirtmiştim yukarıda) Ömer Onan'ın Sırplara verdiği birkaç ayar (Veickovic ve bir oyuncuya daha) bizi ipten aldı, sportmenlik dışı faul teğet geçti. Kısaca hak eden taraf Sırbistan'dı.

Sonuç olarak bütün turnuva beklenenden iyi oynayan Türkiye gerçek kimliğine bu maçla bürünmüştür. Ben karamsar oldukça tersi çıkıyor ne hikmetse. O yüzden son sözüm:
Gümüş madalyamız hayırlı olsun diyorum...

Senaryo Yazmak


Maçın teknik taktik işine girmeyeceğim, gireni de garipserim şahsen. Çünkü parke üzerinde oynanan basketbol, teknik taktik ile açıklanamaz. Mucizeler ve olağan dışı olaylar gerçekleşti Sinan Erdem'de. Hido topu kaybetmiş bir şekilde saha dışına giderken, Kerem Türkiye'yi ipten aldı. Çizgi üzerinden alınan top, Türk basketbolunun ve şampiyonanın kaderini değiştirdi. Kimse böyle bir maç senaryosu yazamazdı herhalde. Kimse böyle bir heyecan ve adrenalin yaşatamaz bana. Bir tek biz yapıyoruz bu işi, o da bilinçsiz olarak.

Sonuçta Sırbistan'ı eledik ve finaldeyiz. Tarihimizin ilk madalyasını almayı garantiledik. Her maç farklı bir oyuncunun kahramanlaştığı bir takımımız var. Gurur duymalıyız ve ayakta alkışlamalıyız bu ekibi. Peki yarın neden olmasın ?

Cuma, Eylül 10, 2010

Maestro Teodosic


Yıldız basketbolcu olmak sanırım böyle bir şey. Şampiyona boyunca beklenilenin altında kalan Sırp guard Milos Teodosic, çeyrek final maçında da pek ortalıkta gözükmüyordu. Ancak genç oyun kurucunun maçın bitimine 3 saniye kala attığı uzak mesafeli üçlük her şeyi bir anda değiştirdi. Bu üçlük Sırbistan'ı yarı finale taşımakla kalmayıp, Teodosic'i de basketbol gündeminin birinci sırasına oturttu.

Bildiğiniz üzere Teodosic'in üçlüğü ile yarı finale yükselen Sırbistan'ın rakibi, Slovenya'yı farklı deviren Türkiye oldu. Durum böyle olunca da Türkiye tarafında bir Teodosic rüzgarı esip gidiyor. Yok Teo kendi potasından atsa deliksiz giriyor, yok Teo ters smaç basıyor falan. Basketbol tarihimizin en önemli maçı öncesinde böyle bir ortamın oluşması aslında bir açıdan olumlu. Rakip takımın en önemli silahı üzerinde her bakımdan baskı yaratılıyor ve beklentiler yükseltiliyor. Bence Türkiye - Sırbistan maçı için en önemli nokta, disiplin olarak vasat bir oyuncu ile aynı seviyede olup, yetenek olarak en üst düzeyde olan Teo'nun maç içerisinde göstereceği performans. Disiplin olarak zaman zaman büyük sorunlar yaşayan Teodosic, umarım bize karşı da bu özelliğini ortaya çıkarır. Onu mentalite olarak yenemezsek, fiziksel olarak yenmemiz gerçekten zor.

Çarşamba, Eylül 08, 2010

Ayıp Oluyor Ama Hocam


Eğer varsa beni takip edenler bilir, çeyrek final maçına kadar olan galibiyetler pek sevinmedim. Çünkü bunun en önemli dersini Eurobasket09'da almıştık. Grup aşamasında ne kadar iyi oynarsan oyna, çeyrek finalde bir takım gelip seni yenerse güya o tarihi galibiyetlerin hiçbir anlamı kalmıyor. Artık tecrübeli olmalıydık ve asıl önem vermemiz gereken maçlar eleme maçları olmalıydı.

Ancak bugün izlediğimiz Türkiye'nin hiçbir farkı yoktu, grup maçlarında gösterilen performanstan. Yine aynı savunma yine aynı direnç yine aynı hücum performansı. Disiplin dediğimiz şey sanırım buydu. Giren çıkan oyuncular fark etmeksizin aynı büyüleyici performans vardı Sinan Erdem'in parkelerinde.

Evet, bugün seviniyorum. Çünkü artık oynayacağımız 2 maçı kaybetsek de tarihi bir başarı kazanmış olacağız. Kem küm ederek, iyi oynadık ama hakemler bizi yaktı yoksa madalya alırdık sözlerini arkada bıraktık bu Slovenya galibiyetiyle. Somut bir başarı kazandık sonunda. İşte bunun için seviniyorum bugün. Artık bu noktadan sonra ne yaparsak artıya geçecek, ne yaparsak bizi fazlasıyla mutlu edecek ancak en kötü şeyi yapsak da artık üzülmeyeceğiz. 

Fakat bu noktaya gelmişken şampiyonluk neden olmasın diye insan soruyor kendine. Eurobasket09'da bizi üzen ekipleri birbir ezdik Türkiye'de. Peki şimdi neden olmasın ? Sırada Sırbistan maçı var, cumartesi 21:30. Evet Sırbistan hem oyuncular olarak hem de koç olarak üst düzey bir ekip. Ancak yenilmez değiller, özellikle bizim gibi bir ekibe karşı asla yenilmez değiller. Lâkin sakin olup düşündüğümde maçın favorisi onlar kanımca. Bırakın onlar olsun, her zaman favoriler kazanmaz ya.

This Is Scolaaaa !


Onun için çok az şey söyleyebiliriz. 7 yıl boyunca oynadığı Avrupa'da ona mest olmuştuk adeta. Büyük yetenek biraz da bonservis sorunu nedeniyle NBA'e geç adım attı. Ancak geç oldu güç olmadı. Houston Rockets'ın son iki sezondaki en önemli oyuncularından biri haline geldi. Hatta Yao Ming'siz son sezonda takımın tek lideri haline geldi Luis Scola.

Ancak Scola'nın asıl lider olduğu yer Arjantin'di. Arjantin'in gelmiş geçmiş en iyi oyuncular listesinde bence ilk sırayı alır kendisi. Zaten turnuvada oynadığı dördüncü maçta attığı sayılarla, Arjantin tarihinin en çok sayı atan basketbolcusu oldu. Kariyerinde Dünya Şampiyonası finali ve Olimpiyat şampiyonluğunu bulunan Scola, Türkiye'de oynamaktan kaçmadı. Diğer birçok yıldızın türlü mazeretlerinin aksine Scola ısrarla ülkesinin formasıyla Türkiye'de oynamak istiyordu. 

Dünkü maça kadar oynadığı maçlarda 20, 31, 32, 30 ve 32 sayı atan Scola için bu durum yeterli değildi. Çünkü Scola kendini değil, öncelikle takımını düşünen bir basketbolcuydu. O nedenle attığı bütün sayıları arkasında bırakarak, ezeli rakipleri olan Brezilya maçına çıktı. Turnuvadaki ilk üçlüğünü de attığı maçta 37 sayı kaydeden Scola 9 ribaund aldı. Takımının sert ve güçlü Brezilya'yı devirmesini sağladı. En kritik anda bir de top çaldı ve Arjantin'in çeyrek finale çıkmasını sağladı. Önlerinde zor bir yol var ancak bir takımın kadrosunda Scola varsa kesin konuşmamak gerekir.

Kısaca toparlamak gerekirse, benim Scola'ya hayran kalmamı sağlayan sadece onun attığı 30'lu sayılar değil onun saha içinde çizdiği karakter. Liderlik kavramı rahatlık ve hırs ile birleşince ortaya ne çıkabiliyor diye gösterdi bana Scola. Artık o Ajantinliler için olduğu kadar benim için de yaşayan efsanelerden. 

Pazar, Eylül 05, 2010

Gerçek Rakiple Karşılaşma Zamanı


Türkiye milleti, genel yapısı itibariyle çok çabuk gaza gelebilen, rahatlıkla havaya girebilen bir millet. Çoğu zaman bu durumun olumsuz taraflarını yaşasak da, bugün olduğu gibi bazen de olumlu taraflarını yaşıyoruz. Taraftar etkisi, üst üste giren şutlar, oluşan atmosfer Türkiye'nin parke üzerindeki gücünün dağdan aşağı doğru yuvarlanan kar topu gibi olmasını sağlıyor. Ritmimizi bulduğumuz zaman, özellikle de kendi evimizde oynuyorsak durdurulması güç bir takım haline geliyoruz.

Nitekim bugün o kar topu etkisini gördük. Maçın ilk periyodunda başa baş giderken bir anda ne olduğunu anlamadan fark açıldı ve bir daha kapatılamaz hale geldi. Gerektiği yerlerde de gerekli darbeleri vurarak Fransa'nın geri dönmesine izin vermedik.

Oynadığımız diğer 5 maçtaki gibi bugün de savunmamız ön plana çıktı. Belki Porto Riko maçıyla birlikte en çok sayı yediğimiz maç oldu ama bu kadar sayı yememizde maçın son 15 dakikasının formalite havasında oynanmasının da etkisi var. Aynı zamanda ne gariptir ki iki kez 40 sayı civarında fark attığımız maç olmasına rağmen Fransa maçına kadar hiç 90 sayı barajına ulaşamamıştık. Bugün o sınırı da kırdık geçtik.

Bugün için dikkat çekilmesi gereken iki isim vardı parke üzerinde. Sinan Güler ve Hidayet Türkoğlu. Yunanistan maçının ikinci yarısından itibaren form tutmaya başlayan Hido, şutlarında ritm tutturmaya başladı. 6/10 ile oynayan Hido 20 sayıyı Fransa potalarına bırakmayı başardı. Sinan Güler ise her geçen gün kendini geliştiren, ileride Türkiye'ye büyük katkılar sağlayacak biri olduğunu bir kez daha gösterdi. Ömer Onan'ın atletik olanı dersek kısa yoldan anlatmış oluruz Sinan'ı. Bugün 8/10 şut yüzdesi ile 17 sayıyla oynadı. Savunmamız adına yaptığı katkıları ise söylememize gerek yok sanırım.

Evet, şampiyona öncesi dediğimiz olguya her geçen gün büyük adımlarla yaklaşıyoruz, hatta ulaştık bile. Ersan'ı, Hido'yu, Sinan'ı, Ömer Aşık'ı ayırmadan, hiçbirini birbirinden üstün tutmadan takım olgusuna ulaşıyoruz. Kenarda oyuncular arasında yaşanan şakalaşmalardan, sevinçlerden bunu rahatlıkla anlıyoruz. İdeal hedefe ulaşmak için ise önümüzde sadece 1 engel kaldı.

Fransa maçı ile birlikte şampiyonadaki altıncı maçımıza çıktık ve mağlubiyet yüzü görmedik. Beşi grupta olmak üzere karşılaştığımız altı rakipten kaç tanesinin, hedeflerimiz doğrultusunda gerçek rakibimiz olduğu ise asıl tartışılması gereken durum. İkinci turda elenen Yunanistan dışında karşılaştığımız takımlar için madalya hedefleri vardı diyemeyiz. Çoğunun hedefi ikinci tur veya çeyrek finaldi. Bizim bu uzun yoldaki gerçek rakiplerimiz ise madalyayı hedefleyen takımlar.

Yunanistan'ı bir yana koyarsak, bu turnuvada ilk kez ciddi olarak madalyayı hedefleyen bir takım ile karşılaşacağız. Daha önceden de belirttiğim gibi Slovenya'nın stili bize ters geliyor. Şuta dayalı oynamaları bizi maç içinde zorlayabilir. Eğer Çarşamba günü Yeşil Ejderhalar karşısında galip gelirsek, işte o zaman ilk görev tamamlanmış olacaktır. Slovenya maçının kaybedilirse, ne bugün kazanılan Fransa maçının ne de tarihi bir zafer olan Yunanistan maçının bir anlamı olmaz.

Cuma, Eylül 03, 2010

Biz Mi Bogdan'ız O Mu ?


Türkiye'ye adım attığı günden beri sürekli eleştirilen bir isim oldu Bogdan Tanjevic. Yeri geldi ben de sıkça eleştirdim, yanlışlarını bağıra bağıra söyledim. Hatta hem Fenerbahçe Ülker'in başından hem de Milli takımın başından gitmeli diye kampanyalar düzenlenmesini istedik. 1 numaralı nefret ettiğimiz kişi olan Turgay Demirel'e bile Tanjevic'i kovması için yalvardık. Sen kal, yeter ki Bogdan gitsin diye...

Evet yanlışları yok muydu Bogdan'ın ? Tabii ki vardı, hem de bir dolu yanlışı vardı. Yaşının da getirisiyle, basketbolu eski tip yorumluyordu. Kafasında oluşturduğu kalıpların, şablonların dışına çıkmıyordu maç içerisinde. İlk beşe mutlak sürpriz bir genç oyuncuyu koyacaktı, yoksa olmazdı. Herkesin süresi belliydi, kimin hangi dakikada oyuna gireceği belliydi. Oyuna giren oyuncu iyi performans gösterse de dakikası dolunca kenara gelip oturacaktı.

Takımda mutlaka top sürebilen bir uzun olacaktı. Nitekim Fenerbahçe Ülker'de Emir Preldzic, Milli takımda Hidayet Türkoğlu Dejan Bodirogacılık rolünü üstleniyordu. Ayrıca takım kadrosunda mutlaka zayıf, 2.10'un üstünde blok yapma özelliği olan bir uzun olacaktı. Bu da Tanjevic'in Fuckacılık teoremine bağlı bir olaydı. Bu bağlamda Türkiye'deki takımlarında Semih Erden ve Ömer Aşık eksik olmazdı.

Takım içerisinde kendisine karşı çıkan bir isim olmasını istemiyordu Tanjevic. Bu nedenle maç sonrası röportajında takım sistemini eleştiren Kaya Peker takımdan uzaklaştırıldı. Ayrıca beş numara pozisyonunda oynayan pivotun genellikle dışarıdan top kullanmasını istemiyordu. 4 numarada oynayan oyuncular dışarıdan oynayabilirdi ancak beş numaraların genel özelliği içeriden oynamaları olmalıydı Tanjevic'e göre. Yine bu çerçevede Mehmet Okur milli takımın dışında kaldı. Çünkü Mehmet 2.10'luk bir pivot olmasına rağmen hücum oyununu şuta dayalı kurmuştu. Bu da Tanjevic'e ters gelen bir durumdu.

Kötü yaptığı işler nelerdi bu Tanjevic'in ? İşte birkaç cevap;

1. Yaşlı diyerek milli takımdan bazı oyuncuları uzaklaştırması, daha sonra baskılara dayanamayarak sözünden dönmesi. Bu durum Tanjevic'in karizmasını en sert biçimde çizen şey oldu.

2. Fatih Solak ve Cenk Akyol gibi iki yetersiz oyuncuyu manevi oğlu olarak görüp, milli formayı hak eden birçok oyuncunun yerini bu iki oyuncuyu tercih etmesi. Haksız rekabet tartışmaları Tanjevic'i bir adım daha geriye götürdü.

3. Kafasındaki katı sistem. Kafasında değişmeyen ve değişmek istemeyen sistemler Tanjevic'in bugünlere gelmesindeki en önemli etken diye düşünüyorum. 

Türkiye'ye geldiği günün üzerinden neredeyse 6 yıl geçti. 6 yıllık süreçte Dünya 6.'cılığı ve Avrupa 8.'ciliği dışında bir başarı elde edilemedi. Ancak hedef belliydi, her seferinde bu belirtiliyordu; 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası. Peki diğer dış unsurları bir yana koyarsak, Tanjevic 6 yıllık süreçte Türk basketboluna ne tür katkılarda bulundu ?

1. Türkiye'nin şu anda en iyi pivotu Ömer Aşık'ı Türk basketboluna kazandırdı. Bakın o buldu Ömer'i, o yetiştirdi demiyorum. Tanjevic, Ömer'in bugünkü duruma gelmesini sağlayan, ona belki de başka bir koçun vermeyeceği süreleri veren biriydi.

2. Ömer Aşık dışında Semih Erden'i de Türk basketboluna kazandıran isimdi Tanjevic. Belki Karadağlı koç olmasa yine Semih önemli bir uzun olabilirdi ancak bu noktalara gelebilir miydi tartışılır.

3. Hidayet Türkoğlu ve Ersan İlyasova'yı Türkiye'nin lideri yaptı. Kaya Peker, Mirsad Türkcan, Mehmet Okur gibi oyuncuları kadroda tutarak çok başlılığa izin vermedi. Nitekim Eurobasket07'de gördük bu çok başlılığın ne demek olduğunu.

Bogdan Tanjevic neredeyse bu ülkedeki bütün koçlardan daha üst düzey bir koç. 63 yaşında ve şu an kanserle mücadele eden Karadağlı Tanjevic, milli takımın şampiyonayı en iyi yerde bitirmesi için elinden geleni yapıyor. Yaptığı yanlışları da doğruları da bir yana koyarak, bu şampiyona sonrası umarım iyi anılarla uğurlarız bizim Bogdan'ı. Bence Tanjevic en azından iyi bir uğurlamayı hak ediyor.

Bogdan Tanjevic ile ilgili 2 ay önceki yazımı okumak isteyenler buradan buyursun.

Grup Aşamasında Oluşan İstatistikler


Gruplar bugün oynanan 12 maçla sona erdi, sıra final turunda. Tek maç üzerinden eleme maçları şeklinde yapılacak final grubu ile ilgili görüşlerimizi bir önceki postta yazmıştık. Şimdi gelelim geride kalan grupları sayılar ile değerlendirmeye. Ne olup ne bitmiş bu dört grupta, bir de sayılar penceresinden bakalım.

Sayı Kralı :

Turnuvanın şu an sayı kralı Arjantin'in tecrübeli pivotu Luis Scola. 30 yaşındaki Scola, Arjantin'in şampiyonada oynadığı 5 maçın dördünü kazanmasında büyük rol oynadı. Adeta takımı tek başına sırtladı. Bu durum sayı hanesine de belirgin bir şekilde yansıdı. Scola, 29 sayı ortalamasıyla grup aşamasını sayı kralı olarak bitirdi. Ayrıca Scola, Arjantin tarihinin en skorer oyuncusu oldu.

Ribaund Kralı :

Final grubu maçları öncesi ribaund kralımız ise Çin'den Yi Jianlian. 9.8 ribaund ortalamasıyla oynanan Jianlian, sayı krallığında da üçüncü sırada. Ayrıca ribaund krallığı yarışında, ikinci sıradaki isim Türkiye'den Ersan İlyasova. 9 ribaund ortalamayla oynuyor maskeli canavar.

Asist Kralı :

Şampiyonanın şu an için asist kralı ise 6,6 asist ortalamasıyla Brezilyalı Marcelo Huertas. Onu çoğu Türk seyirci, son Amerika maçındaki performansından ve asistlerinden hatırlayacaktır. Ancak cümleye girerken dikkat ettiyseniz, şu an için söz öbeğini kullandım. Çünkü Pablo Prigioni 6,4 asist ortalamasıyla Huertas'ı takip ediyor. İlginç olan ise bu iki oyuncunun ikinci tur maçında karşılaşacak olması.

Blok Kralı : 

Çoğu kişinin tahmin edebileceği gibi turnuvanın blok kralı Hervé Lamizana. Fildişi Sahilleri'nde 9 numaralı formayı giyen ve 5 gün boyunca canlı izleme şansı bulduğum Lamizana, bu sıfatı bırakmayacak gibi. Çünkü şampiyonaya devam eden en yakın rakibi ile arasında ortalama olarak 2, sayı olarak da 5 blok fark atmış durumda. Yine turnuvaya devam edenler arasında ise Ömer Aşık üçüncü durumda. Ancak Lamizana'nın 8 blok gerisinde yer alıyor.

Top Çalma Kralı :

Türkiye'nin kral olduğu tek yere geldi sıra. Sinan Güler, şu ana kadar çaldığı 13 top ile turnuvanın top çalma kralı. Sinan'ın ortalaması ise 3,3. Yine turnuvaya devam edenler arasında en yakın rakibi Çinli Sun Yue. Yue'nin ortalaması 2,2. Sinan, turnuvanın top çalma kralı olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

En Skorer Ülke :

5 günlük süreçte potalara en çok sayı bırakmayı başaran takım, A grubunda mücadele eden Sırbistan oldu. Ortalama 93 sayıyı filelerden geçirmeyi başaran Sırplar'ın Amerika'nın önünde yer alması dikkat çekici nokta oldu. İkinci Amerika'nın ortalaması 91 iken Türkiye 78.6 ortalamayla 9. sırada bulunuyor.

Kişisel En Yüksek Skor :

Bu dalda oskar verilse sanırım ödülün müdavimi Kirk Penney olur. Patladı mı tam patlayan, attıkça daha çok atan ve durdurulması zor bir isim. Önümüzdeki sezon NBA Geliştirme Ligi'nde forma giyecek Penney, turnuvanın ilk maçında Litvanya potalarına 37 sayı bırakmıştı ve bu skor şampiyona boyunca geçilmesi zor bir eşik.

En İyi Faul Atan Takım :

Şampiyonada belki de şu ana kadar bizim için tek olumsuz nokta serbest atışlar. Zaten bu negatif durum istatistiklere de yansımış durumda. Türkiye 24 takım arasında %56.4 gibi felaket bir yüzdeyle sonuncu durumda. Rusya ise %78.6'lık ortalamasıyla lider konumda.

Gruplar Bite Eleme Turları Başlaya


Şampiyona asıl şimdi başlıyor. Gözle görülür olan, zayıf ekipler turnuvadan ayıklanırken iddialı takımlar yollarına devam ediyor. İkinci tur mücadelesine kalan 16 takım cumartesi gününden itibaren daha çetin bir mücadelenin içine girecek. Tek maç eleme usulüne göre oynanacak maçlar, unutulmaz sürprizlere gebe olabilir her zamanki gibi.

Yukarıda yer alan fotoğraftan da yararlanarak ikinci tur maçları öncesinde ufak değerlendirmeler yapalım. Şöyle bir genel tabloya bakacak olursak, açıkçası ben buradan bir iki eşleşme dışında sürpriz beklemiyorum. Gruplarını daha üst sırada bitiren takımların genel olarak çeyrek finale kalacağını düşünüyorum. Çekişmeli geçmesini beklediğim maçlar ise Arjantin - Brezilya ve Rusya - Yeni Zellanda.

İşin iddaa bölümünü bırakarak ikinci tur öncesinde göze çarpan durumları söyleyelim. 9 Avrupa takımının Son 16'ya kalması ve 6'sının çeyrek finale kalma olasılığının olması bize bazı mesajlar veriyor. Angola'nın üst üste ikinci kez ikinci tura yükselmesi, genç olarak tabir edilen Çin'in bir galibiyet ile bu tura ulaşması, 3 takımın gruplarda oynadığı tüm maçları kazanarak rakiplerine mesaj vermesi, ayak oyunlarının eşleşmelerde bir kez saha önemli rol üstlenmesi eleme maçları öncesinde dikkat çekilmesi gereken noktalar.

Tek tek eşleşmeleri değerlendirecek olursak;

Sırbistan - Hırvatistan :

Yugoslavya öncesi döneme kadar dayanan bir rekabet var bu iki takım arasında. Tabii ki güçlü ve favori olan taraf Sırbistan. Milos Teodosic ve Nenad Krstic'in de cezalarının bittiğini düşünürsek, rahatlıkla Hırvatistan'ın işi zor diyebiliriz. Zaten grup aşamasında iyi sinyaller vermeyen Hırvatlar, rakipleri karşısında son kurşunlarını atacaklardır ancak bence turu Sırbistan geçer.


İspanya - Yunanistan :

İspanya'nın iki sürpriz mağlubiyet alması, Yunanistan'ın Türkiye'ye yenilmesi çapraz eşleşecek iki grupta ayak oyunlarının dönmesine sebep oldu. Acaba Lübnan'a kaybeder mi dediğimiz İspanya, maçlarını kazanarak ikinci olurken, İspanya'dan kaçmaya çalışan ve bu yolda Rusya'ya yenilen Yunanistan grup üçüncüsü oldu. Dolayısıyla son Dünya Şampiyonası finalistleri daha ikinci turda eşleşmiş oldu. İki takımda formsuz ve eski gücünde gözükmüyor. İspanya'yı sadece bir kere izleme fırsatım oldu, Yunanistan'ı ise 5 defa canlı olarak izledim. Hayatımda gördüğüm en kötü Yunanistan'lardan birini izledim gerçekten. 2 maçını son anda kazanan iki maçını kaybeden Yunanlılar bana hiç umut vermiyor. İspanya turu geçer.

Türkiye - Fransa :

Sürpriz bir galibiyet ile turnuvaya başlayan Fransa, bu başarının arkasını getiremedi. Grupta Litvanya ile oynadıkları maç onlar için turnuvanın gidişatı açısından belirleyici oldu. O gün kazansalar birinci olacakken bugün bilerek farklı kaybederek dördüncü oldular. Ancak bizim açımızdan korkulacak bir durum yok. Ha, Fransa Yeni Zellanda'ya yenilmesine rağmen daha iyi değil mi derseniz, daha iyi derim. Ancak bizi zorlayacak bir oyun stilleri yok. Mesela şuta dayalı sistemde oynamıyorlar. Bize benzer set hücumunu tercih ediyorlar. Litvanya, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan gibi ekipler bize ters gelecek mentalitede takımlar, o yüzden bu eşleşmede Türkiye'yi avantajlı görüyorum. Ankara Arena'da görevini lâyıkıyla yapan Ankara seyircisi, bu bayrağı İstanbul seyircisine bıraktı. Seyirci desteği ile ben turu geçen tarafın Türkiye olacağını düşünüyorum.


Slovenya - Avustralya :

İki takım da grup aşamaları öncesinde, turnuvada sürpriz yapabilecek takımlar kategorisindeydi. Slovenya bu unvanını korurken, Avustralya rütbesini çizdirdi. Gruptaki Arjantin ve Sırbistan'a göre daha geri planda kaldı ve üçüncü oldu. Slovenya ise Amerika dışında yenilgi almadı zor grupta. Brezilya ve Hırvatistan'ı yenmeyi başardılar. Şahsen iki takımında(Slovenya-Türkiye) tur atlaması durumda, bize karşı da favori olarak gördüğüm Slovenya'nın Avustralya'yı yenerek üst tura adını yazdıracağını düşünüyorum.


A.B.D - Angola :

Fazla söze gerek eşleşme hakkında. Angola ilk gün 50 sayılık mağlubiyetin ardından çok iyi toparlandı ve 2 galibiyet alarak Afrika'nın gururu oldu. Üst üste ikinci defa bu başarıyı yakalayan Angola, görevini başarıyla yerine getirdi. Kısa bir İstanbul turundan sonra, onları Luanda uçağı bekliyor olacak.


Rusya - Yeni Zellanda :

8 eşleşme içerisinde, en çekişmeli geçmesini beklediğim iki  maçtan biri Rusya - Yeni Zellanda maçı olacak. Hani 8 takımın hepsinin çeyrek finale yükselmesini bekliyorum derken bu eşleşmedeki favori takımım Rusya idi. Ancak sürpriz sonuçlar alan Yeni Zellanda belki bir çelme takabilir Rusya'ya. Timofey Mozgov, Sasha Kaun ve Sergei Bykov üçlüsü durdurulursa Yeni Zellanda tura yakın taraf aksi takdirde çeyrek final biletini Rusya alır.

Litvanya - Çin :

Sanırım A.B.D - Angola eşleşmesinden sonra tahmin edilmesi en kolay eşleşmesi bu. Çin, aynı Angola gibi görevini tamamladı. Zaten yardımcı koç Selçuk Ernak'ın da dediği gibi Çin'in asıl hedefi 2012 Olimpiyatları. Bu turnuvayı geçiş amaçları görüyorlar. Yi Jianlian ve Wang Zhi Zhi, son grup maçında dinlendirildi. Ancak bu dinlendirme Çin'in şansını Litvanya önünde arttır mı derseniz, maalesef hayır derim. Çin kafilesi Pekin biletleri önceden ayırtırsa yararlı olur kanısındayım.


Arjantin - Brezilya :

Derbi maç anlamını taşıyan ikinci tur maçı, en güzel atmosferde oynanacak maçlardan biri olabilir.  Arjantin ve Brezilya birbirine denk güçte takımlar. Ancak unutulmamalı ki Arjantin tecrübe olarak turnuvanın ağabeyi konumunda. Luis Scola ve Carlos Delfino gibi iki üst düzey silahı var Arjantin'in. Brezilya ise Amerika maçında dikkatleri üzerine topladı. Pota altı, eksiklere rağmen muhteşem bir ekip. Rusya - Yeni Zellanda eşleşmesi ile birlikte sonucu kestirilmesi zor olan bir eleme maçı olacak. Ben son anda fikir değiştirerek Brezilya diyorum.


4 Eylül Cumartesi 


18:00 Sırbistan (A1) - Hırvatistan (B4)
21:00 İspanya (D2) - Yunanistan (C3)

5 Eylül Pazar


18:00 Slovenya (B2) - Avustralya (A3)
21:00 TÜRKİYE (C1) - Fransa (D4)

6 Eylül Pazartesi


18:00 ABD (B1) - Angola (A4)
21:00 Rusya (C2) - Yeni Zelanda (D3)

7 Eylül Salı


18:00 Litvanya (D1) - Çin (C4)
21:00 Arjantin (A2) - Brezilya (B3)



*Final grubu maçlarının tamamı Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynanacaktır.

Ankara Arena İzlenimleri #8


Evet, bugün yazı dizisinin kapanış yazısını yazıyorum. İçimde hem hüzün hem de sevinç var. Bir daha canlı maç seyredememek üzüntüye neden olurken, milli takımı en iyi şekilde Ankara'dan uğurlamak da bana mutluluk veriyor.

Günün maçlarını kısa kısa değerlendirerek kapanış bölümüne geçmek istiyorum. Porto Riko - Fildişi Sahilleri arasında oynanan maçta yarı uyukluyordum, yarı izliyordum ki baktım maç heyecanlı geçiyor. Tabii ki maçın heyecan verici olmasının sebebi Fildişi Sahilleri'nin Porto Riko önünde maçı sürekli önde götürmesiydi. Bir an için Porto Riko'nun kendilerini yakalamalarına izin vermediler. Hatta son bölümde gerekli farkı yakalayarak gruptan çıkmayı bile düşündüler ancak başaramadılar. Son günde Ankara Arena'da büyük alkış topladılar.

Yunanistan - Rusya maçı için bilet alan seyirciler büyük hayal kırıklığına uğradı diyebilirim. Maçın nasıl gelişeceği, maçı kimin kazanacağı her halinden belliydi. Ioannis Bourousis, Diamantidis, Spanoulis'in hiç keyfi yerinde değildi veya bize öyle gözükmek istiyorlardı. Bildiğiniz üzere Yunanistan bu tür ayak oyunlarının dünyadaki bir numarası. Bu maçı Rusya'ya kaybedip, İspanya'dan kurtulmak için her şeyi yapacaklarını herkes biliyordu. Ancak Yunanistan kendi üzerine düşen görevi yerine getirse de, İspanya'dan kaçmayı başaramadı. Bu sefer yaptıkları basketbol mahkemesinde cezalandırıldı.

Türkiye, Ankara Arena'daki son maçına çıktı bugün. Gruptan çıktığını bilen Çin ise önemli iki oyuncusunu, Yi Jianlian ve Wang Zhi Zhi'ye süre vermedi. Dolayısıyla bu iki oyuncunun olmadığı bir Çin neredeyse bir okul basketbol takımı gibiydi. İlk çeyrekte 6, ikinci çeyrekte attıkları 7 sayı zaten her şeyi ortaya koyuyor. Gösteri maçı havasında geçen maçta Türkiye, Kerem Gönlüm, Kerem Tunçeri, Ersan İlyasova ve Ömer Onan'ı dinlendirdi. Hidayet'e ise sadece ilk çeyrekte süre verdi Tanjevic. Bogdan Tanjevic demişken, kendisi bugün salonda alkışlandı ve yıllar sonra Türk seyircisi ile arasındaki ilişkiler pozitif yönde oldu. Ayağa kalkarak bizi selamladı tecrübeli koç. 47 sayılık farkı ise maçı analiz etmeye gerek olmadığını gösteren diğer bir faktördü.

12 gün boyunca Ankara Arena'ya 8 kere gittim. 21 maç izledim, bunların 8'i Türkiye'nin maçlarıydı. Salona ulaşım için 16 lira ödedim. Yemek için 80 lira ödedim. Tişört ve diğer yan masraflar için 40 lira daha çıktı cebimden. 12 günün sonunda Ankara Arena macerası için toplam 420 lira ödedim. Geriye ne kaldı diye sorarsanız, 8 tane anı olarak kalacak Ankara Arena yazısı ve 50 yılda bir Türkiye'ye gelecek bir organizasyonu izlemenin verdiği keyif diyebilirim.

Şampiyona ile ilgili tüm ayrıntılar önümüzdeki saatler içerisinde EmreCeSpor'da olacak, takipte kalınız.

Günün Sonuçları :

A Grubu :

Sırbistan 84 - 82 Arjantin
Angola   55 - 76 Avustralya
Ürdün     73 - 91 Almanya

B Grubu :

Tunus       57 - 92 Amerika Birleşik Devletleri
Slovenya  65 - 60 İran
Brezilya     92 - 74 Hırvatistan

C Grubu :

Porto Riko 79 - 88   Fildişi Sahilleri
Yunanistan 69 - 73 Rusya
Türkiye        87 - 40 Çin

D Grubu :

İspanya 89 - 67 Kanada
Lübnan  66 - 84 Litvanya
Fransa    70 - 82 Yeni Zellanda

Pazartesi, Ağustos 30, 2010

Ankara Arena İzlenimleri #5

                                                "El pençe divan durmak" deyimi yerinde kullanıldığında ne güzeldir.

Öncelikle söyleyeyim artık yazı dizisini iki bölüme ayırmayacağım. Biraz uzun olacak ama okumak isteyenler tek bir yazıyı okuyarak daha rahat edecektir. Ankara Arena'ya giderken dolmuşta salonu görenlerin "Burası ne ya ? Alışveriş merkezi mi yapmışlar ?" demesine artık alışık olduğumu belirterek yazıma başlayayım. Bugün dünkü tecrübelerimden ders alarak, salona girmeden önce 18 yaşından büyük biriyle anlaştım. Nedenini dünkü yazıda belirtmiştim, görevliler 18 yaşın altındaki basketbolseverleri yanında velisi olmadan salona almıyor. 2 üniversiteli genç sağ olsun yardım etti de sağ salim salona girdik.

Günün ilk maçına ilgi önceki güne göre çok daha azdı. Bunun sebebi ise belliydi; Çin ve Fildişi Sahilleri kağıt üzerinde grubun en zayıf iki takımıydı. Zaten dün salonda olan birçok Çinli seyirci de maçta yoktu. Fildişi Sahilleri'ni destekleyen 50 kişilik grubu saymazsak, biz bize güzel bir maç izledik. Güzel olmasının nedeni ise maçın son periyodunun şov havasında geçmesiydi. Hem Fildişi Sahilleri'nin harlem tarzı oynayan oyuncuları hem de sürekli hızlı hücumları düşünen Çinli oyuncular maçı enfes bir hale getirdi.

Fildişi Sahilleri, kadrosunun kısıtlı olmasının zararını gördü ve maçın sonunu iyi getiremedi. Çin cephesinde ise iki kişiye değinmek istiyorum. Birincisi turnuvanın ilk iki gününde 26'şar sayı atan Yi Jianlian. Kendisini ilk kez çıplak gözle izliyorum. Hayran kaldım desem abartmış olmam. 23 yaşındaki bir basketbolcuya göre tecrübeli ve isabetli tercihler kullanıyor sahada. Gerçi 23 yaşında olmasını şaibeli bulanlar da var. New Jersey Nets'li pivot daha şimdiden Yao Ming'in görevini üstlenmiş ve başarı ile yerine getiriyor durumda. Atletik olması kendisine çok büyük avantaj sağlıyor. Potaya yakın olarak aldığı her topu direk smaçla bitirmek istemesi pozitif bir durum. Değinmek istediğim ikinci isim Selçuk Ernak. Kendisi bildiğiniz üzere Banvit koçluğu yapmış, modern ve geniş bir vizyonu olan bir antrenör. Şansını Çin Milli Takımında deniyor Selçuk hoca. Çin kenar yönetimindeki en ateşli isim olması da Türklüğünden kaynaklanıyor sanırım.

Ankara Arena'da ikinci maç Yunanistan ile Porto Riko arasındaydı. Dün de belirttiğimiz gibi artık Türk seyirciler turnuvada iki takımı destekliyor. Birincisi Türkiye ikincisi Yunanistan'ın rakip takımı. Yunanistan'ın rakibine inanılmaz bir destek var salonda. Dün Çin bugün de Porto Riko tarihinde aldığı en büyük desteklerden birini aldı Ankara Arena'da. 8-9 bin kişiyi arkasına alan takımlar Yunanistan'a rahatlıkla diş geçirebiliyorlar. Nitekim bugün de öyle oldu, Porto Riko hakem oyunlarına kadar maçı önde götürüyordu. Bu "hakem oyunları" lafı çok yerde geçiyordu, bugün canlı şahit oldum. Hani bunu herhangi bir milliyetçilik duygusu ile veya herhangi bir Yunanistan nefreti ile söylemiyorum, kesinlikle salonda Yunanistan tutuculuğu vardı. İlk önce Porto Riko adına maçın en etkili iki adımından biri olan P.Ramos'a garip bir hücum faulle beş faul aldırılıp, oyundan atıldı. Ardından net bir savunma faulünü vermeyince sinirlenen Porto Riko kenar yönetimine kolay bir teknik faul çalındı. Ardından maçın en etkili ismi J.J Barea saçma bir faulle oyun dışına gönderildi. Yunanistan ise Spanoulis, Bourousis, Zisis üçlüsü ile faul atışlarını eksiksiz attı ve maçı kazandı. Maç sonunda Porto Riko'yu ayakta alkışlayan Ankara seyircisi büyük bir takdiri hak etti. Ayrıca maç boyunca önümde oturduğunu anlamadığım Sofoklis Schortsanitis'i ayakta iken görünce baya bir tırstım.

Günün son maçı yine Türkiye'nin maçıydı. Bu sefer rakip Avrupa temsilcisi Rusya idi. Yunanistan ile en çok taraftar grubuna sahip takım olan Rusya sadece maçta değil tribünde de bize rakip olacağını maç öncesinde gösteriyordu. Ancak yine salonu tıklım tıklım doldurmayı bilen Ankaralı basketbolseverler, sanıyorum ki Rus taraftarların seslerinin televizyonda duyulmasını engelledi. Rusya maçı bizim için turnuvadaki ilk ölçü olarak değerlendirebileceğimiz maçtı. Timofey Mozgov, Sasha Kaun ve Sergey Bykov gibi oyuncular başımızı ağrıtabilirdi. Ancak maç öncesinde öğrendiğimiz Viktor Khryapa'nın takım kadrosunda olmama haberi bizim için maça olumlu yansıdı. Zaten güçlü olan pota altı oyuncularımız daha rahat bir maç geçirebilecekti.

Maçı uzun uzun anlatmaya gerek yok, zaten Türkiye'nin %70'i izlemiştir maçı. Ancak maça direkt etki eden taraftar faktöründen bahsetmeden olmaz. Birkaç koltuk dışında, ağzına kadar dolu olan Ankara Arena turnuva ruhuna bürünmeye başlamış. Rakip takımın hücumlarını ıslıklamalar, hakemi yuhalamalar, kötü gününde olan oyuncumuzu desteklemeler(Hido) artık basketbol seyircisi olduğumuzun göstergesi. Daha önceki turnuvalara göre bu değişimin en büyük sebebi bence bilet fiyatları. Tabii bay negatif olarak eksik yönümüzü de söylemeden olmaz. Şimdiden söyleyelim ki yarın bugün yenilirsek, "bu takım çok iyiydi ağbi amaa" demeyelim. Eksiklerimizi belirtelim, Pollyannacılık yapmayalım. İki maç sonunda en büyük eksiğimiz dış şut savunması. Hem Rusya hem Fildişi Sahilleri maçında bir dolu üçlük yedik. Şut imkanlarını daha iyi değerlendiren takımlarla karşılaşınca bu durum büyük bir sorun haline gelebilir.

Günün dikkat çeken diğer olayı ise Hidayet Türkoğlu'na verilen destekti. Maçın ilk yarısında dün gibi saha içi isabet bulamayan Hido, taraftarların da gaz vermesi ile kendine biraz olsun geldi ve 6 isabetli şut attı. Günü 14 sayı ile tamamlayan Hido turnuvaya yeni ısınmaya başladı diyebiliriz. Lâkin milli basketbolcu turnuvanın ilk gününde Fildişi karşısında saha içi isabet bulamamıştı ve 4 sayıda kalmıştı. Ayrıca Hido şu ana kadar turnuvada 6/22 şut isabet yüzdesiyle oynuyor.

Gelelim yine günün konusuna. Bugün ana başlığı başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Kendisi, basketbol alanındaki temsilcisi Turgay Demirel ile birlikte bugün Ankara Arena'ya teşrif ettiler. İçlerinden "keşke gelmez olaydım." diye bir hayıflanış vardır bence. Çünkü başbakan ve ekibi salona girer girmez, yuhalama ve ıslık sesleri koptu. Gerçi kendisi bu davranışlara pek aldırış etmez gibi görünse de içinde bir burukluk vardı kanımca. Başbakanı olduğun ülkenin bir salonunda, böyle karşılanmanın elbet belirli sebepleri vardır. Geçmişi irdelemeden, siyaset yapmadan bu ince çizgiden uzaklaşıyorum. Ayrıca Hido'da maç sonunda "Başbakanımıza da çok teşekkür ediyorum." deyince yine ıslık sesleri salonda yükseldi. Yine Ukraynalı dans grubunun Türkiye - Rusya maçında gösteri yapmaması R. Tayyip Erdoğan'ın gelişi ile ilişkilendiriliyor. Herhalde başbakan bir daha hayatında basketbol salonuna uğramaz Türkiye'de.

Günün Sonuçları :

A Grubu :

Ürdün          65 - 79  Angola
Sırbistan     81 - 82  Almanya
Arjantin       74 - 72 Avustralya

B Grubu :

Slovenya    77 - 99  ABD
Hırvatistan 75 - 54  İran
Brezilya        80 - 65 Tunus

C Grubu :

Çin               83 - 73  Fildişi Sahilleri
Türkiye       65 - 56  Rusya
Porto Riko  80 - 83  Yunanistan

D Grubu :

Litvanya     70 - 68  Kanada
Lübnan       59 - 86  Fransa
İspanya     101 - 84 Yeni Zellanda

İlk 2 Günün Ardından İstatistikler :

Sayı Krallığı :

1. Kirk Penney - Yeni Zellanda  29
2. Yi Jianlian     - Çin                    26
3. Luis Scola     - Arjantin           25,5

Ribaund Krallığı :

1. Yi Jianlian         - Çin          11,5
2. Levon Kendall - Kanada  11
3. Zaid Abbas      - Ürdün     10,5

Asist Krallığı : 

1. Osama Dahgles        - Ürdün   7
2. Anton Ponkrashov  - Rusya   7
3. Ricky Rubio              - İspanya 7

Blok Krallığı :

1. Joel Anthony     - Kanada 3,5
2. Hamed Haddadi - İran        3,5
3. Salah Merji          - Tunus   3,5

Top Çalma Krallığı :

1. Ricky Rubio              - İspanya  3
2. Jermanin Anderson - Kanada  2,5
3. Sinan Güler               - Türkiye  2,5

Pazar, Ağustos 29, 2010

Ankara Arena Parke İzlenimleri #4


Ankara Arena'daki izlenimlerimi neden ikiye ayırdığımı bu postta açıklamayacağım artık, isteyenler yazı dizisinin önceki yazılarına bakabilirler. Parke izlenimlerimizin dördüncüsünü Dünya Basketbol Şampiyonası hakkında yazalım şimdi.

Günün ilk maçı Yunanistan - Çin maçıydı. Maçtan önceki beklentiler kesinlikle Yunanistan yönündeydi. İlk dakikalarda bu yöndeydi açıkçası. Çin ısrarla yapmayı bilmediği halde alan savunmasını yaptı. Sırf bu yüzden maçın başında Bourousis ve Spanoulis'ten 4 üçlük yediler. Bu nedenle maçın hemen başında fark bir anda açıldı. Ancak ilk mücadelenin kırılma noktası Yunanistan'ın aldığı teknik faul oldu. Nicolas Zisis'in yaptığı hareket, uyumakta olan Türk seyircisini uyandırdı. Zaten bilinçaltında Yunanistan'a karşı bir nefret olan Türk seyirciler bu durumla birlikte bu nefreti dışarı vurma şansı yakaladı. Bir anda salonda 7-8 bin Çin taraftarı oluştu. Belki de Çin, tarihinde almadığı desteği Ankara Arena'da aldı. Yi Jianlian'ın yaptığı smaçlara çılgınlar gibi sevinen Türkler, Çin'in geri dönüşe ön ayak oldu. Maçın bitmesine 8 dakika kala 66-65 öne geçen Çin, tecrübesizliliğin kurbanı oldu. Ayrıca salonda yankılanan "Çayna" sesi çok güzeldi bence. Çin oynadığı bu basketbolla grupta kolay havlu atmayacağını gösterdi.

Ankara Arena'daki ikinci maç Rusya - Porto Riko maçıydı. Seyirci sayısı olarak en fazla taraftara sahip olan Rusya, beklentimi tam anlamıyla karşıladı. Ne beklediysem, onu aldım Rusya'dan. Ne fazla oynadılar ne de az. Kendilerine yetecek kadar oynayıp, gerekli galibiyeti aldılar. Pota altındaki iki genç oyuncu Timofey Mozgov ve Sasha Kaun dikkat çekti. Bugünkü Türkiye maçında nasıl performans sergileyeceklerini hep birlikte göreceğiz.  Porto Riko'nun ise en büyük sorunu istek. Takıma yayılmış ruhsuzluk en negatif yönleri. Bu duruma en büyük örnek; 2.24'lük Ramos. Çin ile oynayacakları maç onlar için turnuvanın geleceği için belirleyici olacak.

Günün kapanış maçı Türkiye - Fildişi Sahilleri maçıydı. Türkiye maça beklenildiği gibi başladı. Hatta bir ara Fildişili oyuncuların yüzünde "sayı atamıyoruz, ne yapacağız." gibi bir ifade vardı.(14-0) Neyse ki şuta dayalı olarak buldukları sayılar onların açılmasına neden oldu. İkinci periyotta fark 7 sayıya indi. Ancak takımlar arasında büyük bir gömlek farkı vardı. Türkiye, parke üzerinde pek fazla bir şey koyamazken bile fark garip bir şekilde açılıyordu. Çünkü Fildişi sahada sayı atma açısından inanılmaz bir sorun yaşıyordu. Belli bir hücum setleri yoktu. Herve Lamizan(3 blok) ve Mohamad Koné'ye(2 blok) indirilen toplar üzerinde top dolaştırmaya çalışıyorlardı. Harlem havasında olan Fildişi, farkın açıldığı maçın son dakikalarında takip edilmesi gereken bir ekip.  Türkiye açısından turnuvanın ilk maçına bakacak olursak, iyi bir başlangıç oldu diyebiliriz. 39 sayılık fark büyük ihtimalle kimseyi etkilememiştir ama havalı bir başlangıç oldu sonuçta. Sırbistan'ın Angola'ya attığı 50 sayılık farktan sonra en farklı maçı izledik bugün. Bu farklı ve şov havasında geçen maç, ileriye dönük maçlarımıza kesinlikle ışık tutmaz. Dediğim gibi iyi bir açılış ve güven tazelemesi maçı oldu Fildişi.

Oyuncular bazında da kısa bir değerlendirme yaparsak, Ersan ve Sinan Güler'e dikkat çekmek lazım. Savunma direncini bu iki oyuncu inanılmaz arttırdı ve farkın bu sayılara gelmesini sağladı. Bogdan Tanjevic de bu iki oyuncuyu taraftarlara alkışlattırarak iyi bir iş yaptı.


Günün Sonuçları :

A Grubu :


Almanya     74 - 78 Arjantin
Angola        44 - 94 Sırbistan
Avustralya 76 - 75 Ürdün

B Grubu :

Tunus 56 - 80  Slovenya
ABD  106 - 78 Hırvatistan
İran      65 - 81 Brezilya

C Grubu :

Yunanistan 89 - 83 Çin
Rusya          75 - 66 Porto Riko
Türkiye        86 - 47 Fildişi Sahilleri

D Grubu :

İspanya            66 - 72 Fransa
Yeni Zellanda  79 - 92 Litvanya
Kanada             71 - 81 Lübnan

Ankara Arena İzlenimleri #4


3 günlük Efes World Cup 9 macerasından sonra bugün 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'na başladık. Ankara Arena'daki 4., Dünya Basketbol Şampiyonası'nın ilk gününe kendi adıma iyi başlayamadım. Bitti denilen çalışmaların hâlâ tam anlamıyla bitmediğini gördük.

Salon çevresindeki kaldırımların üzeri ince kum ile kaplıydı. Kaldırımlarda kum olmasının sebebi bellidir, kaldırımlar arasını doldursun diye kum atılır. Ancak fazlası daha sonra temizlenir. Bizimkiler temizleme işini unutmuşlar. Salon çevresinde oluşan görüntü hoş durmuyor maalesef.

Mutlu ve heyecanlı bir şekilde blok kapısına doğru giderken, kapıdan çevrileceğim hiç aklıma gelmezdi. Blok kapısındaki görevli, biletimi kontrol ettikten sonra içeriye giremeyeceğimi söyledi. Buna neden olarak ise yaşımın 18'in altında olmasıydı. Kurallara göre 18 yaşın altındaki kişiler, yanında sorumlu bir kişi olmadan salona giremiyordu. Bunu duyan ben hemen yetkililere doğru yol alırken, yardımsever bir hanımefendi bana büyük bir iyilikte bulundu. Beni kendi sorumluluğu altında göstererek salona giriş yapmamı sağladı. Kendisine bu iyiliği yüzünden ne kadar teşekkür etsem yetmez. Ancak bizim organize ettiğimiz işlerde elbet absürd bir durum olacaktır. Beni yaşım küçük(17) diye içeri almayan görevliler, iki kez dışarı çıkıp girdiğimde sorun çıkarmadı. Acaba ne yaptıklarını kendileri bile bilmiyor mu ?

Neyse sağ salim salona girdik. Oturduk yerimize. Aralık ayında biletimi almama rağmen en kıytırık yerden bana bilet gönderen yetkililere buradan selam gönderiyorum. Tabii koltuğumuza oturunca gönüllülerden bahsetmeden olmaz. Daha önceki yazılarımızda da yer yer belirttiğimiz koltuğa ayak koyma meselesi, büyük bir inançla devam ediyor. Ancak Yunanistan - Çin maçında, "Hellas" diye bağırarak koltuklarda tepinen Yunan taraftarlara sadece bakıldı. Garip değil mi ?

Efes World Cup'a göre çok daha enternasyonel bir turnuva olan Dünya Şampiyonası'nda, birçok ülkeden seyirciyi görme imkanımız oldu. Rusya taraftarlarına bir kez daha hayran olduk, kendileri önünde saygıyla eğiliyoruz. Ayrıca Çinli taraftarlar ve Yunanlılarda sayısı fazla olan taraftar gruplarıydı. Salonda takımına en çok destek verenler ise Yunanlılardı. Geleneksel üstlerini çıkarma seramonilerini yaptılar. Türk taraftarlarını da değinmeden geçmeyelim. Öncelikle söyleyelim, Türkler önümüzdeki 3 gün iki takımı destekleyecek. Birincisi Türkiye, ikincisi o gün Yunanistan'ın rakibi olan takım. Bunda hem Yunanistan'ın en büyük rakip olması hem de Yunanistan'ın sahada gösterdiği çirkef performans etkili.

Kaan Kural hakkında da birkaç bir şey söyleyelim. Kendisi oldukça iri ve sevimli biri. Ancak Kaan ağabeyin en önemli tarafı, kalbinin de vücudu da kadar büyük olmasıydı. Gerçekten kendisi örnek olacak, mütevazi ve alçak gönüllü bir karaktere sahip. Konuşmak isteyen herkese cevap veren, fotoğraf çektirmek isteyen kişilerin hiçbirini kırmayan biri olarak, gözümde bir kat daha büyüdü Kaan Kural.

Ankara Arena'daki seyircileri bugün övmemiz gerek. Belki bilet fiyatlarının yükselmesi, basketbol seyircisinin kalitesini arttırmış olabilir. Ancak eski alışkanlıklarımızın çoğu salonda yoktu. Birkaç grup dışında oyuncular faul atarken "oooo" sesi yapılmadı. Yani bugün bu kadar faul atışının kaçmasının sebebi seyirciler değildi. 10 bin kişi civarındaki seyircinin izlediği maçta, gürültü ile çıkan ses 140 desibeli buldu. Umarım bu anlayış turnuvanın kalan 4 gününde de devam eder.

Her zamanki gibi günün konusu da belirleyelim. Bugünkü konumuz salon içerisindeki aktiviteler. Garanti Bankası, Turkcell, Beko, NtvSpor, Adidas gibi markalar salon içerisinde birçok özel etkinlik yaptı. Garanti Bankası, her maç arasında seyircilere yönelik  aktiviteler düzenledi. Birkaç seyirci şarkılar söyledi, hediyeler aldı. Saha içinde basketbol yarışmaları yapıldı. Bazukalar ile toplar ve tişörtler atıldı. Ancak sen bunlara katıldın mı ya da hiç hediye aldın mı diye sorarsanız, bir tane hediye bile alamadım şahsen. Bu etkinliklerin devam etmesi turnuva ve organizasyon için çok olumlu.

Şimdilik Ankara Spor Salonu'nda aktaracaklarım bu kadar. Şimdi söz tekrar merkezde.

Cuma, Ağustos 27, 2010

Organizasyon Düzenlemek & Turgay Demirel


Büyük ve önemli bir organizasyona ev sahipliği yapmak, ev sahipliği yapan ülkeye birçok şey kazandırır. Getirdiği maddi gelirin yanında, o ülkenin tüm dünya ile kucaklaşma fırsatı olur bu organizasyon. Belki ev sahibi ülke, bu organizasyon ile dünyaya açılır.

Ancak bu çapta bir turnuva düzenleyecekseniz altyapınızın da yeterli düzeyde olması gerekir. Sırf sporcu altyapısı değil, kültürel olarak o spora olan yatkınlık altyapınız iyi olmalıdır. Ülkenizdeki halk, düzenleyeceğiniz organizasyon sporuna tanışık olmalı ve o spor hakkında bilinçli olmalıdır.

Basketbol ülkemizde özellikle 80'li yılların ortasından sonra gelişen ve futboldan sonra ikinci ana sporumuz haline gelen bir branş. Doğal olarak bu spora az çok milletçe yatkınız. Çoğu kişi de ucundan sapından bilir ve oynar basketbolu. O yüzden ülke halkı için altyapı oluşturmanıza gerek yoktur.

Bildiğiniz üzere 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası yarın başlıyor, Türkiye'nin dört farklı şehrinde start alıyor büyük organizasyon. Organizasyon düzenlemenin iki cephesi vardır. Birincisi organizatörler. İkinci organizasyona ilgi gösterecek kişiler. Biz organizasyona ilgi gösterecek kişiler bölümünde en azından sınıfı geçtik. Sınıfta kalanlar ise organizatörler oldu. Bunların için başta Türkiye Basketbol Federasyonu olmak üzere, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Spor Bakanlığı ve Türkiye Cumhuriyeti var. Hepsinin suratlarına benden kocaman bir 0 geliyor. Sanırım vereceğim şu dört örnek her şeyi açıklayacaktır.

1- Antalya Sorunu : Antalya turizm ve kültür olarak bu şampiyonaya en hazır şehir olmalıydı. Ancak hem belediyeler hem de seçimler bu büyük fırsatın tepilmesine neden oldu. Değişen Antalya Belediyesi önceden kalan durumu düzeltmek için çaba göstermeyince, organizasyon Kayseri'ye uçup gitti.

2- Ankara Arena : Ankara uzun süredir modern görüntülü bir basketbol salonu yoktu -ta ki Ankara Arena yapılana kadar. Ancak bir Türk salon yaparsa ne olur ? O salon şampiyonaya bir gün kala biter tabii ki. Efes World Cup 9'u taş, toprak ve kum içerisinde izlersin. Sonra da gel IOC'den Olimpiyat Oyunları'nı iste, UEFA'dan Avrupa Şampiyonası'nı iste.

3- Açılış Töreni : Şahsen açılış törenlerini gereksiz ve sıkıcı buluyorum. Belki ondan kaynaklanıyordu diyordum -ki piyasadaki herkes benimle aynı fikirdeymiş. Cirque du Soleil dışındaki şov ve gösterilen çoğu sıkıcı ve alâkasızdı. Gerek Müslüm Gürses olsun gerek Sezen Aksu olsun Sinan Erdem Spor Salonu'nu Rumelihisar'ına çevirdi. Açılış töreni basit bir konser havasında ilerledi ve bitti. Umarım felaket gibi bir açılış töreni ile başladığımız turnuvayı iyi bitiririz.

4- Turgay Demirel*: Turgay Demirel'i sona bıraktım. Çünkü aslında her şeyin genel anlamda sorumlusu Turgay Demirel. Salonların yapılışından, açılış töreninin bu şekilde yapılmasına kadar her şey onun sorumluluğu altında. Nasıl iyi işlerde ön plana çıkmayı biliyorsa Sayın Turgay Demirel, kötü yapılan işlerde de elini taşın altına koymalı. Organizasyon bu halde ise bunun sorumlularının başında kendisi gelir. 15 günlük periyot içinde gerekli düzeltmeleri yapmak da yine kendisinin görevidir.

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

Basketbol Seyircisi Olmak


Ankara seyircisinin basketbol seyircisi olmadığını daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Bunun nedeni olarak da kulüp takımları bazında Ankara'da önemli bir organizasyonunun olmamasıydı. Ne Euroleague ne de adam gibi EuroCup maçları Ankara'da olmuyor. Yerel ligde Ankara adına başa oynayan tek takım olan Türk Telekom'un da eski gücünü kaybetmesi ile işler iyice kötüye doğru yol almıştı. O yüzden Ankara seyircisini bu durumun tek suçlusu olarak görmemek gerek.

3 gün boyunca Ankara Arena'daydım, geçtiğimiz günlerde. Gözlemlerim sonucu gördüm ki Ankara basketbol seyircisi futbol kökenli. Zaten Türk Telekom'un maçlarına apaçi Ankaragüçlüler'in gelmesi de bu durumu destekliyor.  Basketbolda faul atışlarında dünya için geçerli olan bir kültür vardır. Rakip takım ses çıkarır, garip hareketler yapar. Nedeni faul atan oyuncunun dikkatinin bozmaktır. Ev sahibi takımdan biri serbest atış kullanıyorsa, olabildiğince sessiz olunmaya çalışılır ve genellikle "şşşş" sesi salona hakim olur. Böylece oyun daha sakin bir ortamda faul atışını kullanır. Ama Ankara'daki ortam bu durumun tam tersiydi.

Ankara'daki bu olumsuz durum özellikle de faul atış yüzdeleri düşük olan oyunculara yönelikti. Ömer Aşık, serbest atış atarken salonda "ooooo" sesi hep bir ağızdan yükseliyor, Ömer eğer faulü sokarsa "bir daha" sloganı çılgınca bağırılıyordu.  Bu tür sesler oyuncu rahatlatmaz aksine üzerindeki baskıyı arttırır. Nitekim bunu da açıkça gördük. Hem Ömer Aşık, hem Hidayet Türkoğlu hem de Ender Arslan faul atışlarında büyük sıkıntı yaşadı. Dünya Şampiyonası'nda bari bu özelliğimizden vazgeçelim ha olmaz mı ?

Salı, Ağustos 24, 2010

Milli Takım ve Hidayet Türkoğlu


Maç maç değerlendirmelerimizi yeri geldiğinde yaptık. Şimdi hazırlık turnuvaları bitti ve şampiyonaya sadece 4 gün var. Neredeyse tüm çalışmalar bitmiş durumda, milli takım Ankara Arena'da son antremanlarını yapıyor. Peki 5 yıldır hedefimiz olan şampiyonaya hazır mıyız ?

2005 yılında Fransa'nın elinden 1 oy farkla aldığımız şampiyona ev sahipliğine o kadar çok sevinmiştik ki, ne yapacağımızı bilemedik. Turgay Demirel'in 2006 yılında Tokyo'da bayrağı alırken, akıllarda hep bir umut vardı. Müthiş bir organizasyon düzenleyeceğiz ve kendi düzenlediğimiz organizasyonda başarılı olacağız. 2005 yılından itibaren önümüzde uzun bir süre vardı. Takımın başında da tecrübeli ve uzun vadeli yapılaşmaları seven koç Bogdan Tanjevic vardı. Tanjevic'in ilk hedefi takımı sürekli genç tutmakt vardı. 79 ve öncesi jenerasyonunu takımda istemiyordu. O nedenle Hüseyin Beşok, Mirsad Türkcan ve Kerem Tunçeri'nin kadroda olmasına sıcak bakmıyordu. O günlerde Kerem'e yaşlı deyip, uzun vadeli planlarıma uymuyor diyen Tanjevic, bugün Kerem'i bir numaralı guardı konumuna getirdi.

İlk önce Hüseyin ile ilişkiler tamamen kesildi. 2006 Dünya Şampiyonası öncesinde NBA'de oynayan Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur vatan haini ilan edildi. Bugün herkesin bayılarak imza istediği Hidayet'i o gün ülkeye sokmamayı düşünüyorduk, milli takımdan affını istedi diye. 2006 Dünya Şampiyonası'na Tanjevic kafasında planladığı oyuncularla gitti. O zaman aynı jenerasyonun meyvesi olan Semih Erden, Hakan Demirel, Cenk Akyol ve Ersan İlyasova takımda yer alıyordu. Savaşan ve son saniyeye kadar mücadele eden bir takım oluşturulmak isteniyordu, oluşturulmuştu da. Başarılı oldu bu deneme ve dünya altıncılığı ile evimize dönmüştük. Turgay Demirel ve ekibi mutlu ve gururluydu.

Takvimler 2007 yılının Eylül ayının gösterdiğinde Eurobasket07 zamanı gelmişti. Kadroda herkesin bugünlerde ağzından düşürmediği isimler vardı. Mehmeh Okur, Kaya Peker, Mirsad Türkcan, Hidayet Türkoğlu, Ermal Kurtoğlu gibi üst düzey isimlerin hepsi aynı anda sakatlık yaşamadan kadrodaydı. Bir önceki yıl yaşanan başarıdan sonra bu kadrodan madalya bekleniyordu. Sizce madalya mı aldık ? Keşke çeyrek final oynasaydık, Litvanya ve Almanya'dan 30 sayı fark yeyip, Çek Cumhuriyeti'ni uzatmalar sonucunda yendik. 2.tur mücadelesinde oynadığımız üç maçı da kaybederek turnuvayı 16 takım içinde 12. olarak tamamladık. O gün revizyon zamanıydı.

Tanjevic'in kafasında düşünmediği isimlerin bir bir milli takım ile ilişkileri kesildi. Mirsad Türkcan, Kaya Peker ve Mehmet Okur bir nevi milli formadan ihraç edildiler. Fakat Hidayet'e dokunulmadı. Nedeni davranışları veya yaşı değildi. Takıma liderlik yapabilecek yegane oyunculardan biri olduğu için Hidayet'in tüm negatif yönleri halının altına süpürüldü ve Hido ön plana çıkarıldı. Artık yeni kahramanız ve önderimiz Hido'ydu. Şans da Hido'nun yanındaydı, NBA'de mükemmel sezonlar geçiriyordu. Türkiye'de son birkaç yılda patlayan NBA sempatizanı gençlerin idolü haline geldi Hidayet. İlk önce En Çok Gelişme Gösteren Oyuncu ödülünü aldı ardından NBA Finalleri'nde müthiş bir performans gösterdi. Bu da 30 yaşına gelen Hido'yu göklere çıkarmamızın başlıca nedeni oldu. Ancak Hido 2001 yılından sonra milli forma altında sürekli beklenilenin altında kalıyordu -ki Tanjevic döneminde bu hayal kırıklıkları en üst seviyeye vurmuştu.

2008 yılında Eurobasket09 elemeleri kadar düşmüştük, bu takım iki yıl sonra evinde Dünya Şampiyonası düzenleyecekti. Bu sırada diğer bir yaşlı oyuncumuz İbrahim Kutluay da milli formaya veda etti. Medyanında katkısıyla elemelerde kazandığımız maçlar, Olimpiyat maçıymış gibi lanse edildi. Küçük bir not vereyim bu arada, Türkiye takım sporlarında daha Olimpiyatlarda boy gösteremedi. Neyse ki Hidayet'in önderliğinde Ukrayna, Belçika ve Fransa'yı süpürdük ve Polonya'daki Avrupa Şampiyonası'na katılmaya hak kazandık.

2010'a artık bir adım kalmıştı. Dünya Şampiyonası'ndan önceki son önemli ve büyük organizasyondu. Takım Hidayet Türkoğlu önderliğinde Polonya'da iddialıydı. Kadroda Ersan, Ömer, Oğuz, Semih gibi korkutucu ve genç bir pota altı vardı. Tarihimizin en iyi başlangıcı yaparak başladık turnuvaya. Türk gibi başladık, Türk gibi bitirdik Avrupa Şampiyonası'nı. Pilimiz çeyrek finaldeki Yunanistan maçından sonra bitmişti. Ancak her şeye rağmen olumlu bir turnuva olmuştu Eurobasket09. Gelecek için -gelecek dediğim de bir yıl sonrası için- pozitif sinyalleri alabiliyorduk. Ancak takım liderimiz Hidayet'ten yine beklenen katkıyı alamıyorduk. Turnuva boyunca oynanan 9 maçta sadece 2 maçta çift haneli skorlara ulaşabilen Hido, savunma anlamında da takımı büyük bir katkı sağlayamamıştı. Takımın görülmeyen, dikkat çekilmeyen zayıf noktasıydı Hido.

Geldik 2010 yılına. Türkiye için birçok şey ifade etse de, Türk sporu için tek bir şeyi ifade ediyordu. Dünya Basketbol Şampiyonası 4 farklı şehirde 15 gün boyunca sürecek ve büyük bir heyecana sahne olacaktı. Ancak milli takım bu dev organizasyona, yıllardır beklediğimiz organizasyona hazır mı ? Bence tam anlamıyla değil, en azından sahada oynanan oyun tam olarak hazır olduğumuz göstermiyor. Ha, bu saate kadar bir takım belli başlı şeyleri oturtamamışsa sorun nerededir, yine siz cevaplarsınız. Hazırlık döneminde Sırbistan ile 2 kez olmak üzere, Litvanya, Hırvatistan, Almanya ve Arjantin ile oynadık. Toplamda 6 kez üst seviye takımlarla hazırlık maçı yaptık. Kaçını kazandık dersiniz ? Sıfır. İkisini uzatmada olmak üzere üst düzey takımlarla yaptığımız altı maçı da kaybettik. 4 tane de kendimizden düşük seviyedeki takımı ezip geçtik. Peki hazırlık maçlarındaki performanslar Dünya Şampiyonası'na birebir yansır mı ? Bence yansımaz ancak bu hazırlık maçları milli takımız hakkında bazı sinyalleri vermesi gerekirdi. Ancak daha son toplarda kime güveneceğimizi bile karar vermiş değiliz. Takımın lideri konumundaki Hidayet, hazırlık turnuvalarında ön plana çıkmadı. Acaba Hido kendini son Dünya Şampiyonası'na mı hazırlıyor ? Umarım öyledir, öyle olamasını da gönülden istiyorum. Ancak benim hem Hido hem de Milli takım için ciddi soru işaretlerim var.

Ayrıca biz çok çabuk gaza gelebilen bir milletiz. Bunun sebebi de, toplumumuzda genel olarak tebrik etme ve destekleme olgusunun eksikliğidir. Karşı taraf bir işi gerçekten iyi yapıyorsa, onu pek içten tebrik etmeyiz, genellikle burun kıvırırız. O nedenle sahaya çıkan milli takım arkasında 10 bin kişiyi bulursa her an gaza gelip, büyük işler yapabilir. Bunu oynamak istediğimiz sisteme, setlere bağlı olarak mı yaparız yoksa sürekli taarruz haliyle mi yaparız, orasını pek bilemeyeceğim.


  ©EmreCeSpor - Todos os direitos reservados.

Template by Dicas Blogger | Topo