.

Özel Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özel Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ağustos 13, 2010

Devrim Yapanlar Asla Cezasız Kalmaz

Black Power Salute hikayesidir.

Yıl 1966, Tommie Smith adında 22 yaşındaki bir atlet 200 metre yarışlarına hazırlanıyor. Siyahi bir sprinter olan Tommie Smith büyük gelecek vaat ediyor. San Jose State Üniversitesinde burslu olarak okuyan Smith okuldaki antrenörlerinin desteği ile 7 Mayıs 1966 günü Amerika Atletizm seçmelerine girme kararı alır. 200 metre yarışacak Tommie Smith'i o ana kadar tanıyan çok az kişi vardır. Vakit gelir, yarış başlar ve Smith müthiş bir start alır. Finişi gördüğünde ise derece 19.50'dir. Bu derece Amerika rekoru olarak kayıtlara geçer. Bu rekor tam 44 yıl sonra kırılacaktır. 16 Mayıs 2010 günü Tyson Gay Amerika rekorunu yeniler.



Tommie Smith'in yaptığı bu büyük çıkıştan sonra atletizm dünyasındaki herkesin ilgisi bu siyahi atlete yoğunlaşır. Amerika seçmelerini birinci olarak bitiren Smith, 1967 Tokyo Dünya Atletizm Şampiyonasına katılmaya hak kazanır. Bütün beklentilerin yönü aynıdır, altın madalya. 21 Ağustos günü beklenen an gelmiştir. Tommie Smith tartan pistte yerini almıştır. Start verilir ve yine öne çıkan isim Tommie Smith olur. Finiş çizgisini de ilk sırada geçen atlet tahmin edebileceğiniz gibi yine Smith olacaktır. Amerika gazeteleri bu başarılara pek ilgi göstermez, küçük anektodlar şeklinde spor köşelerinde yer verir.

Büyük bir yıldız olma yolunda ilerleyen Tommie Smith, 1968 Meksika Olimpiyatlarına katılmayı başarır. Yanında bir siyahi arkadaşı daha vardır bu sefer. Adı John Carlos. Smith ve Carlos aynı üniversitede okumaktadır. Bu iki siyahi genç Amerikalı, Meksika'da Amerika'yı 200 metre yarışlarında temsil edeceklerdir. Carlos, Smith'den bir yaş küçük, 23 yaşındadır Meksika'ya geldiğinde. İki atlette çok formdadır ancak güçlü bir rakipleri vardır. Adı Peter Norman. Avustralyalı atlet 26 yaşında ve Avustralya rekorunun sahibidir. Stada gelen tüm Meksikalılar yarışı heyecanla beklemektedir.


1968 yılında Amerika'da ırkçı hareketler üst seviyedeydi. Siyahilere karşı yapılan ayrımcılık tavan yapmıştı. 4 Nisan 1968 günü siyahi haklarının savunucusu Martin Luther King Jr.' suikast sonucu ölmüş, o günden itibaren siyahilerin de Amerika'ya karşı güveni neredeyse yok olmuştu. Ayrıca 1968 yılında Vietnam Savaşı devam etmekteydi. Amerika'nın Vietnam'ın yağmur ormanlarına yolladığı çoğu askerin deri rengi siyahtı. Bu yüzden siyahiler, Amerika'ya büyük bir nefret duyuyorlardı.

Tommie Smith ve John Carlos da Amerika'daki bu durumdan rahatsız olan atletlerdi. Eğer yarışı kazanırlarsa, madalya töreninde bir şeyler yapmalıydılar. Düşündüler, düşündüler ancak akıllarına iyi bir fikir gelmedi. Sonunda yarıştaki rakipleri Peter Norman'a danışmaya gittiler. Peter Norman ise eşitlikçi ve özgürlükçü bir kafa yapısına sahipti. Bu nedenle Smith ve Carlos'un teklifini reddetmedi ve onlara çok iyi bir teklif sundu. Norman teklifi şuydu; Smith ve Carlos madalya törenine çıplak ayakla gidecekti. Smith'in sağ elinde, Carlos'un sol elinde siyah bir eldiven olacaktı ve Amerikan ulusal marşı okunurken, eldiven takılı eller havaya yumruk şeklinde kaldırılacaktı.


Bu konuşmalardan sonra, üçlü piste geldi ve yarışa hazırlandılar. Yarışın favorisi son dünya şampiyonu Tommie Smith idi. Peter Norman ise onu en çok zorlayacak isim olarak ön plana çıkıyordu. 16 Ekim 1968 günü statta start verildi ve yine Tommie Smith müthiş bir start aldı. Peter Norman ve John Carlos ikincilik için mücadele veriyordu. Smith finişi gördüğünde derece 19.83 idi. İkinci olan Peter Norman'ın derecesi 20.07 idi -ki bu yeni bir Avustralya rekoruydu. Kürsünün son basamağındaki John Carlos'un derecesi ise 20.10 idi. Beklenen şekilde yarış sonuçlanmış, Smith altın madalyaya ulaşmıştı.


Aynı gün içerisinde madalya töreni vardı. Smith ve Carlos, Peter Norman'ın verdiği talimatlar doğrultusunda yapacakları özgürlükçü eyleme hazırdılar. Madalyalar takıldı, sıra milli marşa gelmişti. Herkesin dikkati ayakları çıplak olan ve ellerinde siyah eldiven olan Smith ve Carlos'taydı. "Ah, söyle, görebiliyor musun şafağın ilk ışıkları" dizeleri kasetten çalınırken, siyah yumruklar havaya kaldırılıyordu. Smith ve Carlos, tüm dünyaya büyük bir cesaretle kocaman bir mesaj veriyordu. Yumrukları dimdik havada, kafaları yere bakar şekilde dinlediler, ulusal marşlarını. Sonunda onlara özgü bir şekilde kürsüden indiler, sessizce.


Daha sonra tüm dünyada bu devrimin yankıları oldu. Fakat devrimi yapanların kafaları bir daha gökyüzünü görmedi. Olimpiyat komitesi, 2 siyahi atleti siyasi sembol sergilemekten ötürü Olimpiyat köyünden ihraç etti. Ardından Amerika Atletizm Federasyonu iki atletin bir daha milli forma altında yarışamayacaklarını açıkladı. Ardından dünyadaki tüm üst düzey yarışlardan men edildiler. Sebep ise politik figürleri temsil eden harekette bulunmuşlardı. Ancak 1936 Olimpiyatlarında sahadaki atletler dahil 38 bin kişi politik figür (Nazi) yaparken kimsenin çıkmamıştı. Herkesin sesi yerine göre çıkıyordu.


Smith ve Carlos'un Olimpiyat köyünden ihraç edilmesinden sonra Peter Norman'ın fikri veren kişi olduğu öğrenildi. Peter Norman'a da aynı ceza uygulandı ve Olimpiyat köyünden ve Avustralya milli takımında ihraç edildi. Onun da atletizm kariyeri bir anda bitirildi. 3 başarılı genç atlet bir anda ortadan kaybolmuştu. Peter Norman hâlâ Avustralya rekorunun sahibi ancak bedeni ebediyete ulaştı. 3 Ekim 2006 günü Avustralyalı atlet hayata veda etti. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir adam olan Norman'ın cenazesi taşıyan en öndeki iki kişi kimdi sizce? Tabii ki Tommie Smith ve John Carlos'tu. Onlar kadim dostlarına karşı en büyük görevlerini yerine getirmişlerdi.


John Carlos ise o günden sonra büyük maddi sıkıntılar çekti. Ancak gelişen Amerika içinde sonunda değer bulmaya başladı. 2008 yılından beri ESPN kanalında atletizm yarışları için yorumculuk yapıyor. Ayrıca 2005 yılından beri mezun olduğu üniversite olan San Jose State Üniversite'sinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Ancak yaptığı protestodan sonra geçirdiği sıkıntılı günleri asla unutmuyor.


Tommie Smith ise John Carlos gibi büyük maddi sıkıntılar çektikten sonra kendini yazarlığa verdi. Bugüne kadar 3 Peter Norman ile ilgili olmak üzere 19 kitap yazdı ve Amerika'da bu kitaplar çok tutuldu. Yine John Carlos gibi mezun olduğu üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Ayrıca Tommie Smith'i en son Pekin Olimpiyat Stadında görmüştük. Usain Bolt'a altın madalya taktırılarak bir nevi özür dilenmişti.

- 200 metre yarışının videosunu izlemek isteyenler buradan,
- Madalya törenini izlemek isteyenler buradan buyursun.

Salı, Ağustos 10, 2010

Yüzmedeki Yeni Umut : Ediz Yılmazer


Yüzmede dünyanın çok gerisinde olduğumuz aşikâr. Son 15 yılda bir tek Derya Büyükuncu'ya bel bağlamış bir ülkeyiz. Yüzme denilince Michael Phelps'ten ötesini göremeyen bir ülkenin çocuklarıyız biz. Bu durumda Ediz Yılmazer adında bir gencin ismini de bilmemiz düşünülemez değil mi ?

Ediz Yılmazer Türk sporunun bakış açısını genişleten sporculardan biri haline geldi şu son birkaç haftada. İlk önce Avrupa Gençler Yüzme Şampiyonasında, 800 metre yarışında aldığı altın madalya ile bize bir ilk yaşattı. Ardından dün Amerika'da, 1500 metrede kendisine ait Türkiye rekorunu yeniledi. Bu genç yüzücünün kaç yaşında olduğunu soruyorsanız ben size bir tarih vereyim, siz hesaplarsınız : 1993. Ediz Yılmazer bu başarısının ilk sinyallerini, 2008 Pekin Olimpiyat Oyunlarında vermişti. 14 yaşında iken katıldığı Olimpiyatlarda tarihe de geçmişti Ediz, oyunlar tarihinin en genç Türk sporcusu olarak. Genç yüzücü bugünlerde bir güneş gibi parlıyor, bize uzak olan bir sporda. Umarım çok şey biliyormuşuz gibi bu genç sporcunun üzerine önemli sorumluklar yüklemeyiz. Zaten biz bir yanlış yapmazsak, Ediz'in bize başarılar getireceği kesin.

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

Üç Nokta


              

Sayın Aykut Kocaman,

Fenerbahçe Young Boys'a kendi sahasında 1-0 yenilerek, Şampiyonlar Ligi'nden elendi. Hem de sizin üstünü yağlı boya ile çizdiğiniz skor avantajına rağmen bu takım devler ligine veda etti. Sahada oynanan kötü futbolu izlemektense kendimi sizin yerinize koymayı denedim. Sizi anlamaya çalıştım acaba ne hissediyorsunuz diye. Fakat birkaç dakika sonra donup kaldım sahadaki futbolu izlerken. Kafamdan birçok komplo senaryoları geçiyordu, futbolu düşünmek yerine. Basın toplantısında nasıl bir açıklama yapsam, başkana nasıl hesap versem, oyunculara nasıl fırça atsam ve onları kendilerine getirsem diye. Fakat bunları düşünürken sahada futbol akıp gidiyordu. Sanırım çok da bir şey kaçırmıyordum. Hakem son düdüğü çaldı ve maç bitti. Omur iliğimde bir soğukluk hissettim -ki bence sizde de olmuştur bu. Nasıl davranacağımı bilemedim. Çünkü Fenerbahçe kaybetmişti. Ancak bu mağlubiyet normal bir kayıp değildi bence. Futbol oynamadan, mücadele etmeden, savaşmadan alınan bir mağlubiyetti bu. Bu düşüncelerimden sonra kafamda bin türlü tilki dolaşmaya başladı. Nasıl olsa Avrupa'ya veda etmemiştik, Avrupa Ligi'nde devam edecektik. Daha stoper ve forvet transferi yapılmamıştı gibi birçok nedenimiz var gibi gözüküyordu. Sonra düşündüm tekrar, Fenerbahçe elenmişti. Bunların hepsi teferruattı. Ben sizin yıllardır topal bir şekilde yürüyen, Fenerbahçe futbol sistemini değiştirebileceğinizi düşünmüştüm. Yoksa yanılmış mıydım ?
                                                                                                                
                                                                                                                      Saygılarımla...

Pazar, Ağustos 01, 2010

Onlar Başarılı Türk Atletleri, Anlayabilene




1999 yılında Etiyopya'dan iki genç atlet geldi ülkemiz topraklarına. Biri 17 yaşında Hewan Abeye biri 22 yaşında Alemitu Bekele Degfa. Daha sonra isimleri Elvan Abeylegesse ve Alemitu Bekele olarak değiştirildi. Ve Türk Atletizminin uzun mesafedeki yıldızları olmaları için Türk pasaportu verildi.

Tarihimizde daha önce devşirme olmadan büyük şampiyonlarda 3 atlet madalya kazanabilmişti. Bunlar Ruhi Sarıalp, Süreyya Ayhan ve Eşref Apak. Ruhi Sarıalp, 1948 ve 1950'de yapılan organizasyonlarda bronz madalya almıştı. Diğer iki isim ise, bir yandan ismini tarihe altın harflerle yazdırırken, diğer yandan tarihin karanlık köşelerine gitmişlerdi. Süreyya Ayhan doping yaptığı için bir daha gün yüzüne çıkamazken, Eşref Apak madalya kazandıktan sonra büyük organizasyonlarda bir daha final göremedi. Bizimkiler belki atletti ama sporcu değildi maalesef.

Evet, bugün yukarı bahsettiğim iki Etiyopyalı atlet, Türkiye tarihinin ilk dublesini yaptılar. Hem de rahat rahat koşarak başardılar bunu. Onları küçültmek için birçok sebep arayabiliriz; rakipleri zayıftı, Elvan dopingliydi, Alemitu'nun bacağı çok uzundu diye. Fakat bu çırpınışlar boş... Bahsettiğim bu iki atlet, Türkiye'ye tarihinde kazanmadığı başarılar getirdi. Hem de istikrarlı olarak, bir iki şampiyonada değil. Bütün kutsal değerlerini Etiyopya'nın ücra köşelerinde bıraktılar. Bu iki atlet Türkiye'den sadece bir şans istedi, ne para ne mevki. Sadece Türkiye'ye yarar sağlamak için bir şans istediler. Ve kendilerine verilen bu şansın karşılığını kat ve kat ödediler...Ne yazık ki biz onların başardıklarına sevinmek yerine, kökenlerini düşünüyoruz son 100 metre sprintlerini atarlarken. Ne diyelim, bunlar bizim milletçe sahip olduğumuz kötü özelliklerimiz. Umarım bu iki atlet en azından bu düşüncede olanların birkaçının fikrini değiştirebilmiştir.

Süper Kupa Neden KKTC'de Oynanmaz ?


Kıbrıs'ta yaşayan Rumlar, adada yaşayan Türklere büyük baskı ve işkenceler yapmış, bunun üzerine dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in verdiği talimat ile -Kıbrıs'taki Türkleri kurtarma amacıyla- Barış Harekâtı başlatılmıştı. Bu harekâtın sonucunda, adada yaşayan Türkler kendilerine ait bir devlet kurmuşlardı fakat bu durum adadaki Rumların içine hiç sinmemişti.

1974 yılında yapılan Barış Harekâtından sonra Rumlar, komşuları Kıbrıs Türklerine fiziki baskı yapma şansını biraz olsun kaybetmişlerdi. Fakat Rumların çözümü hazırdı; artık siyasi baskı yapılacaktı. Birçok yönden ambargo uygulamasına tâbi oldu KKTC.  Yavru vatan dediğimiz KKTC, Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından tanınmamış olup, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliğine göre hâlâ Türkiye'nin işgali altında olarak gözükmektedir. Bu sonucunda ortaya çıkmasında tabii ki Rum ve Yunan lobisinin rolü büyüktü.

Tüm dünya tarafından itilip kakılan bu küçük ülke zor günlerden kurtulma çabasında. En büyük destekçisi olan Türkiye'den ise spor alanında beklediği desteği görememekte. KKTC ne zaman uluslararası bir organizasyon yapmaya kalksa karşı çıkan Rumlar, acaba iki Türk takımının Kıbrıs'ın kuzey bölgesinde maç yapmasına karşı çıkabilir mi ? Hem de bu maç yılda sadece bir kere düzenlenen Süper Kupa olsa, iyi olmaz mı ? Yapılacak bu maç, hem bizim KKTC ile olan bağlarımızı güçlendirir, hem KKTC'de yaşayan insanlara yüksek kalitede bir futbol maçı izleme olanağı sunar. Ayrıca sürekli olarak Almanya'da düzenlenen ve milyonlarca avro harcanan bir organizasyon yerine, yavru vatanda oynamak mantıklı olmaz mı ?(Türkiye Futbol Federasyonu, geçtiğimiz günlerde bütçesinde büyük bir açık olduğunu açıkladı.) Acaba bu ihtimalin olması sadece spor adamlarına mı bağlı ? İşin içine farklı kurumlarda mı giriyor ? Orası meçhul tabii.

Cumartesi, Temmuz 31, 2010

Biz Onu Hak Etmiyoruz : Nevin Yanıt


Bu yazıyı acaba heyecanım geçtikten sonra mı yazsam diye düşünüyordum ama sıcağı sıcağına yazmanın daha güzel olacağına karar verdim. Öncelikle şunu yüksek sesle belirtelim; Nevin Yanıt Avrupa Şampiyonu oldu.

Türkiye'de atletizme ne kadar önem verildiğini hepimiz biliyoruz. Güzel ülkemizde, futbol ve basketboldan başka sporlar pek ilgilendirmez bizi. Hem insanı ile hem medyası ile diğer spor branşlarına burun kıvırırız. Atletizm de ne ki ? En iyisi futbol ve basketbol diyen insanlar, ülkemizde yer aldıkça diğer sporları icra etmenin ne kadar zor olduğunu sanırım anlayabiliyorsunuz. Fakat böyle bir kafa yapısına sahip olanlara Nevin Yanıt, tarihi bir yanıt verdi.

Ayrıca diğer branşlarına da yönelmek ülkemizde büyük bir risk olarak gözüküyor. Eğer Nevin Yanıt gibi Avrupa Şampiyonu olmazsanız, kimse dönüp yüzünüze bile bakmıyor, destek vermiyor. Evet, Nevin Yanıt tüm zorluklara göğüs gererek kazandı Avrupa Şampiyonluğunu, bileğinin hakkıyla.

2005 yılında Birgmingham'da yapılan turnuvada, takozdan çıkamayan Nevin Yanıt önüne çıkan tüm engelleri birer birer aştı. Yarışta önüne çıkan engelleri ise büyük bir hırs ve başarı ile aştı başarılı atlet. Ayrıca Nevin, Türkiye'den sprinter çıkmaz, Türkler hızlı koşamaz gibi söylemlerin yanlış olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Mersin'de yarım yamalak bir pistte, pist çizgilerinin otomobil lastiklerinin izi ile çizildiği bir ortamdan çıkıp, Avrupa Şampiyonu olmak ise ayrı bir başarıdır.

Antrenörü Cüneyt Yüksel'in de büyük desteği ile bu günlere gelen Nevin Yanıt, Türk atletizminde değil, Türk sporunda büyük bir çığır açtı. Atlet olmak isteyen birçok gence büyük bir örnek teşkil etti Nevin Yanıt. İşin teknik yönünü de inceleyecek olursak; Nevin Yanıt'ın rakipleri önemli atletlerdi. Nytra,  12.57 koşmuş, dünyaca ünlü bir atlet olma yolundaydı. Herkesin favorisi öncelikle Alman atletti. Fakat Nevin Yanıt, yarı finalde kırdığı kendisine ait Türkiye rekorunu, bir kez daha kırarak müthiş bir yarış çıkardı. Bu gün öncesinde 12.74 olan Türkiye rekoru artık 12.63 olarak kayıtlara geçecek. Bu kadar büyük bir sıçrama yapmak ise gerçekten taktir edilmesi gereken bir durum.

Nevin Yanıt, Süreyya Ayhan ve Elvan Abeylegesse'den sonra yeni kraliçemiz oldu. Hem de sprinter olarak bunu başardı. Önümüzdeki Olimpiyat ve Dünya Şampiyonalarında final bekliyoruz ondan, ne haddimizeyse artık...Utanmadan.

Fransız Devrimi


1789 yılında Fransız devrimi yapılmıştı Fransız halkı tarafından. Bağnaz ve gerici bir monarşi ile yönetilen Fransa, devrimden sonra biraz olsun durumunu düzeltmişti. Yapılan bu devrim ayrıca tüm dünyaya örnek olmuş, halkların özgürlüklerini kazanmasına neden olmuştu. Bunlar tarih derslerinde öğrendiklerimiz, ben biraz daha olayı özele çekeyim.

Fransa bu günlerde başka bir devrime imza atıyor. Atletizme çağ atlattı Fransızlardan biri. Aklımıza kazınan "beyaz sprinter olmaz" söz öbeğinin yanlış öğretti bize, bu genç bir Fransız. Atletizmde devrim yapan sprinterin adı Christophe Lemaitre. 20 yaşındaki beyaz atlet tarihin en hızlı beyaz atleti olmuştu geçtiğimiz günlerde. 9.98 koşarak, 10 saniyenin altına inen ilk beyaz olan Lemaitre, yarıştığı büyük şampiyonalara da damga vuruyor. 2008'deki Dünya Gençler Şampiyonasından sonra Barcelona'da da devrimlerine devam genç atlet, Avrupa Atletizm Şampiyonasında 100-200 dublesi yapmayı başardı. Hemde birçok tecrübeli ve siyahi rakibini geride bıraktı.

Christophe Lemaitre, 100 metre yarışında Dwain Chambers, Francis Obikwelu ve Saidy N'dure gibi siyahi ve tecrübeli rakipleri geride bırakarak altın madalyaya uzandı. Hem 10.02 gibi beyaz bir atlete göre çok iyi bir derece ile. 20 yaşında beden öğretmenliği okuyan bu yıldız, dün piste duble yapmak için çıktı. Rakipleri yine çok zorluydu. Lemaitre son 50 metrede, yarışın lideri Christian Malcom'ın iki adam gerisindeydi. Fakat öyle bir son 50 metre sprinti attı ki Lemaitre, yarışı Malcom'ın 1 salise önünde birinci bitirdi. Böylece bir kez daha altın madalyaya uzanan Lemaitre, tarihte Avrupa Şampiyonalarında duble yapabilen 3. beyaz olarak tarihe geçti.

Yeni bir yıldız doğuyor, Batı Fransa'nın dar sokaklarından. Dünya'daki beyaz atletlere örnek oluyor bu genç yıldız. Atletizmdeki devrimin bayrağını taşıyor bu beyaz atlet. Umarım derecelerini geliştirerek devam eder bayrağı taşımaya.

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

Dadadadamiiir Mrrrsic !


Yıllardır Abdi İpekçi'nin kirişlerinde yankılanan efsane anonstur başlıkta yazdığım. 3 sayı çizgisinin gerisinden, potaya gönderilen bombaların sesidir adeta bu anons. Bu anonsu duyduğunuz zaman, bilin ki Fenerbahçe Ülker taraftarı ayakta çılgınca seviniyordur.

Evet, Türkiye'ye Bosna-Hersek'teki savaştan kaçıp gelenlerden biriydi Mrsic. 1989 yılında başladı büyük Türkiye yolculuğu. Oyun kurucu olmak için biçilmiş kaftandı büyük kaptan. Dribbling eğitimi Yugoslav ekolünden almış, skorer bir guarddı Mrsic.

Hani hep söyleriz Hagi mi, Alex mi, Pascal Nouma mı diye; işte bu tartışmanın basketbol çapındaki tartışmasız iki isminde biridir benim açımdan. Belki bazıları bunu ağır olarak değerlendirebilir ama Mrsic benim için gerçekten o kadar özel bir oyuncuydu. Petar Naumoski ile Türkiye'ye adım atmış en iyi iki basketbolcudan biridir benim gözümde Damir. Tabii ki çok iyi Amerikalılar gelmişti 90'lı yıllarda fakat benim izlemeye yetişebildiklerim arasında en iyi iki oyuncudan biriydi.

Türkiye'deki NETAŞ macerasından sonra aşık olduğu İzmir'e gitti. İzmir'de 4 sezon basketbol oynayan büyük kaptan, sayı krallıkları elde etti. Ardından Fenerbahçe'nin yolunu tuttu. Giderek bizden biri oluyor dediğimiz anda uçuverdi, gitti Türkiye'den. Rusya'nın soğuk yollarına düştü. Unics Kazan ve Dinamo Moskova'da 2 yıl boyunca oynadı. Daha sonra efsane haline geleceği kulübe tekrardan geldi. Fenerbahçe serüveni, bir daha başlamıştı.



Mrsic, Fenerbahçe'de tekrar forma giymeye başladığında 34 yaşındaydı. Yani veteran olma yaşına hızla ilerliyordu. Fakat Damir'in iyi bir fiziki yapısı vardı. Başkaları için 34 Damir için 28 demekti. Fenerbahçe'ye çok şeyler vermek için gelmişti. Kısa zamanda eski Fenerbahçe basketbol taraftarının en sevilen ismi oldu.

Takımın cefasında da sefasında da hep ayakta kalan isim oldu. Ülker ile sözleşme imzalanmadan önceki dönemde takımın bir numaralı yıldızıydı. Yanından birçok önemli yıldız geçse de, o hep takımın bir numaralı skoreri olarak kaldı. 100.yıl yaklaşıyordu, Damir Mrsic kendisine tapan taraftarlara büyük bir ödül vermek amacındaydı. Bu amacını da sezon sonunda gerçekleştirecekti.

Ülker ile sponsorluk anlaşması yapıldıktan sonraki 4 yılda 3 şampiyonluk kazanan takımın kaptanıydı. Takıma geldiği yaşın tecrübesiyle, abilik yaptı, genç oyunculara hep yardımcı oldu. Ömer Aşık, Semih Erden, Oğuz Savaş gibi genç yıldızlar ile hep iyi dialoglar içinde oldu. Bu arada Türk vatandaşlığına geçti. Demir Kaan ismini aldı.


Artık kariyerini sonlardırma vakti  gelmişti. 25 Ekim 1970 doğumlu olan Damir Mrsic, Türkiye'de iki sayı krallığı unvanı, bir asist krallığı unvanı, 3 Türkiye Ligi şampiyonluğu, bir Türkiye Kupası ve bir Cumhurbaşkanlığı Kupası kazandı. Kazandığı kupalardan ziyade büyük kaptan, Fenerbahçe taraftarının gönlünü kazandı.

Mrsic, basketbolu bu sezon sonunda bıraktığını açıkladı. Artık Fenerbahçe'de büyük ihtimalle genel menajerlik yapacak. Umarım menajerlik hayatında da, basketbol hayatında olduğu gibi başarılı olur. Fenerbahçe maçlarına gittiğimde önünde secde yaparak eğildiğim, efsane üçlükleri sonrasında çılgınca sevindiğim, ismini sesim kısılana kadar bağırdım kişinin adıdır Dadadadamiiir Mrrrsic ! Yeni hayatında başarılar büyük kaptan...

Salı, Temmuz 27, 2010

Raptors Koçu Triano'nun Geri Planda Kalmış Öyküsü


                  

Son günlerde Hidayet Türkoğlu'nun Toronto Raptors'dan takas olup, Phoenix Suns'a gitmesi üzerine birçok yazı yazıldı. Ben de EmreCeSpor olarak, olayı farklı bir boyutla sizlerin önüne sunmak istiyorum. En kaliteli basketbol haberlerinin yapıldığı Salsa Basket'in konuk yazarı Yiğiter Uluğ'un yazısından esinlenerek, Hido'nun eski koçunu biraz tanıyalım.

Kanadalı bir şutör olan Triano, kariyerindeki başarıların çoğunu Kanada forması altında yaşadı. Üniversite Oyunlarında, Kanada ile şampiyonluk kazanan Triano, basketbolcu olarak Kanada'nın gelmiş geçmiş en önemli oyuncularındandı.

Triano, NBA'de oynama fırsatı bulamadı. Lakers tarafından draft edilmesine rağmen, en üst düzey basketbolun oynandığı ligi tercih etmedi. Müthiş bir şutör olan Triano'nun yolu, 1985-86 sezonunda Türkiye'ye düştü. Fenerbahçe ile anlaşan Triano, basketbolun Türkiye'de ilerlemesine büyük katkılarda bulunmuş biri. Kusursuz şutları ile örnek bir basketbolcu olan Triano, Türkiye'den ayrılırken bile arkasında olumlu izler bırakmış nadir kişilerdendi.

Özellikle 80'li yılların ortasında, Galatasaray ile oynanan maçlar, futbolun önüne geçecek seviyedeydi.Takımlar kadrolarında iki yabancı bulundurabiliyorlardı. Dolayısıyla taraftar, genellikle bu iki yabancının üzerine yoğunlaşıyordu. Kendi özel seyircisini bile oluşturmuştu Triano. Şutları ile Spor Sergi'deki, Fenerbahçe taraftarlarını ayağa kaldıran isimdi. Fakat Fenerbahçe, o sezon şampiyon olamadı. Aksine Galatasaray ile oynadığı 3 maçı da kaybederek Play-Off'lara erken veda edip, sezon sonunda Galatasaray'ın şampiyonluğunu izledi.

Daha sonra Jay Triano Türkiye'den ayrıldı. Yeniden ülkesine döndü. 1988 yılında, 30 yaşındayken basketbola veda etti Triano. Bu noktadan sonra koçluk kariyerine başladı. 2002 yılında Toronto Raptors'da yardımcı koçluk ile başlayan serüveni şimdi headcoach olarak devam ediyor.

Fakat biz genç neslin,  Jay Triano'ya bakış açısı ise çok farklı. Zamanın gençliği, Jay Triano'ya büyük nefret besliyor. Onu sadece Hido ile anlaşamayan huysuz bir koç olarak tanıyor. Belki haklı da bu görüşünde. Fakat ben de son günlerde, adına gruplar açılan, akla gelmez küfürler edilen  'kötü' adamı, geri planla kalmış öyküsü ile hatırlatayım dedim yine de.

Pazar, Temmuz 25, 2010

Yeni Süper Güç İspanya


Olimpiyat Oyunlarının açılış törenlerinde görürüz hep; Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya, Avustralya yüzlerce sporcu ile katılır organizasyona. Neredeyse her spor branşında iddialıdır bu ülkeler. Yarıştıkları bütün mücadelelerde, madalya almak asıl amaçlarıdır. Oyunların sonunda geldiğimizde, madalya sıralamasında yine bu ülkelerin isimlerini görürüz en yukarıda. 21.yüzyılda sporda süper güç olarak nitelendirebileceğimiz bu ülkelere, yeni bir halka daha eklendi kanımca.

İspanya, baskıcı 'Franco' rejiminden kurtulduktan sonra, sporun her alanında yapılanmaya başladı. Aslında bu yapılanma kararı çok geç alınmıştı. Fakat bir yerden başlamak gerekiyordu. Her şey 1992 Olimpiyat Oyunlarının Barcelona'ya verilmesi ile başladı. O yıla kadar, herhangi bir spor branşında büyük bir başarıları yoktu İspanyolların. 1992 yılında yapılan Barcelona Olimpiyatları, ülke sporunu baştan yapılandırmak için büyük bir hediye olmuştu. Olimpiyatların etkisi ile her spor branşına yatırım yapılmaya başlandı İspanya'da.

Başta futbol kalkındırıldı. 1950 ve 1960'lı yıllarda kazanılan birkaç kupa ve 1970'li yıllarda kazanılan birkaç başarı dışında büyük başarılar elde edemiyordu, İspanyol futbol takımları. Spordaki devriminin etkisi ile futbolda da büyük değişimler yaşandı İspanya'nın her bölgesinde. Dünya futboluna hakim olmaya başladı İspanyollar. Real Madrid, Barcelona ve Valencia gibi takımlar, Avrupa'da kupalara ambargo koymaya başladılar. La Liga, dünyanın en kaliteli ve en çok izlenen futbol liglerinden biri oldu. İspanya Milli futbol takımı ise, son yıllarda futbolun tek hakimi. Son Avrupa ve Dünya Şampiyonu olmaları, oluşan durumu gayet net olarak açıklıyor.

1992 Barcelona'dan sonra, İspanya basketbolunda büyük gelişmeler olmuştu. 1990'lı yıllarda dünya devlerine kafa tutamayan İspanya, 21.yüzyılda basketbolun yeni devi olduğunu tüm dünyaya ispat etti. Son 10 yıllık dönemde, bir Dünya Şampiyonluğu, bir Avrupa Şampiyonluğu, bir Avrupa ikinciliği yakalayan İspanya, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonasının da favorilerinden. NBA'de son 3 yılda 2 kez şampiyon olmuş, Los Angeles Lakers'ın en önemli parçalarında biri yine İspanyol Pau Gasol. Ayrıca Avrupa'nın en iyi basketbol ligi yine İspanya Basketbol Ligi(ACB) olması, Barcelona, Real Madrid gibi takımların Euroleague'de yakaladığı başarılar, İspanya'nın basketbolda geldiği yeri gösteriyordu bize.

Teniste son dönemde iki efsane sporcunun çekişmesi var. Biri İsviçreli Roger Federer, diğeri İspanyol Rafael Nadal. Kariyerinde 8 Grand Slam şampiyonluğu bulunan Nadal, son 1-2 yılda, Federer'e üstünlük kurmuş durumda. 25 yaşındaki tenisçi, Federer'in elinde olan en çok Grand Slam kazanma rekorunu kırmaya en yakın isim. İspanyollar, tenis dünyasına tek bir tenisçi sunmuş değil son yıllarda. Fernando Verdasco, Tommy Robredo, David Ferrer dünya klasmanında ilk 20'de yer alan, diğer İspanyol tenisçiler. İlk 20'de 4 İspanyolun bulunması gerçekten çok ilginç bir durum.

Formula 1, son yıllarda eski etkisini kaybediyor. Bunun nedenleri olarak, belki puanlama sistemi üzerinde çok oynanması ve Michael Schumacher'in artık eski formunda olmaması gösterilebilir. Schumacher'den sonraki en büyük pilot, şüphesiz ki İspanyol Fernando Alonso. Zaten istatistiklerde bu yönde. Schumacher'in yedi şampiyonluk döneminden sonra, 2 şampiyonluk kazanan, -özellikle de üst üste- tek pilot şuan Fernando Alonso. İspanya'nın motor sporlarındaki diğer temsilcileri ise Moto Gp'de. İspanyol pilotların etkisi hissediliyor şuan Moto Gp'de; her ne kadar Valentino Rossi faktörü olsa da. Jorge Lorenzo ve Dani Pedrosa, son dönemdeki İtalyan gücünü kırmış durumda. Jorge Lorenzo, 2010'da şampiyonluğun en büyük favorisi konumunda.

Tour de France, bugün sonuçlandı. Aslında turun kazananı sürpriz olmadı. Son şampiyon Alberto Contador, Paris'te yine sarı mayoyu giyen bisikletçi oldu. 3.kez bu zafere ulaşan Contador, şu an bisiklet dünyasının bir numarası konumunda. İspanyol bisikletçi, katıldığı son 5 büyük bisiklet turundan galip olarak ayrıldı. Yeni bir efsane olma yolunda hızla ilerliyor, İspanyol Contador.

Atletizmde de İspanyollar var. Uzun mesafe yürüyüşte dünyanın bir numarası İspanya. 20 km. yürüyüşte hem bayanlar hem de erkeklerde İspanya hanedanlığı var. Ayrıca 3000 metre engellide Marta Dominguez, kadınlar 100 metre engelli de Nnkiruka Josephine Onyia, İspanya'yı atletizmde temsil eden başarılı atletler.

Hentbol ve senkronize yüzmede, yine madalya için en büyük favoriler arasında İspanya var. 2008 Pekin Olimpiyatlarında altın madalya kazanan İspanya Senkronize yüzme takımı, 2009'da Avrupa Şampiyonu oldu. 2007 yılında Avrupa şampiyonluğu yaşayan İspanya Hentbol takımı yine büyük turnuvalarda madalya peşinde.

Evet, şöyle bir toparlayacak olursak; futbol, basketbol, tenis, formula 1, bisiklet, atletizm, hentbol, senkronize yüzme gibi birçok spor dalında dünyanın zirvesinde İspanyollar. Neredeyse her spor branşına el atan İspanya, dünyanın yeni süper gücü olma yolunda hızla ilerliyor. Ne diyelim, belki bir gün Amerika veya Çin'in hanedanlığını kırarlar, Olimpiyat Oyunlarında.

Stefano Domenicali : "Takım Sana Canım Veda"


Formula 1 Almanya Grand Prix'si, alışıldık bir olaya sahne oldu. Yarışı ikinci tamamlayan Felipe Massa, genel klasman iddiası bulunan, takım arkadaşı Fernando Alonso'ya yol verdi. Alonso, yarışın kazananı olurken Felipe Massa, Almanya'da ikincilik kürsüsüne çıkmakla yetindi.

Yarışta dikkat çeken nokta ise Brezilyalı pilot Felipe Massa'nın, Alonso'ya bir nevi yol vermesiydi. Bu tür hareketleri daha önce de çok görmüştük. Özellikle ikinci pilotluğu kesin olarak kabullenmiş sürücüler, eğer takım arkadaşının önündeyse bu geçişlere rahatlıkla izin verirdi. Bu durumu en çokta Rubens Barrichello'da görürdük. Hatta 2001 yılında Barrichello'nun, Michael Schumacher'in son 200 metrede, kendisini geçmesine izin vermesi hafızalara kazınmıştı. Fakat Rubens bu durumu kabullenmiş bir pilottu. Kariyerinin hiçbir döneminde şampiyonluk için yarışmamış bir sürücüydü. Bu yüzden, bu izinler ona -argo tabir ile- 'koymuyordu'. Fakat bu kez yol veren isim, kariyerinin büyük bir bölümünde birinci pilot olmak için çaba göstermiş, Felipe Massa idi. Bu durum onun kariyerine pek uygun düşmezdi. Fakat Massa'nın elinde olan bir durum değildi bu karar. Takım direktörleri bu yönde bir karar almıştı. Ona da bu direktifi uygulamak düşerdi. Massa, bu geçişe izin verdi vermesine de, içinde hep bir burukluk vardı. Yarış sonunda bunu açık bir şekilde görebiliyorduk. Massa, üzüntülü bir şekilde takım direktörü Stefano Domenicali'ye sarılıyordu. Domenicali'de, Massa'nın kulağına hafifçe bir şeyler fısıldıyor gibiydi; her şey takım için.

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Asıl Devrim Budur


Hırvatistan Basketbol Federasyonu öyle bir karar aldı ki, tüm dünyaya örnek olacak cinsten. Gelecek sezondan itibaren Hırvatistan Basketbol Liginde mücadele eden takımlar, sahada en az bir tane 1991 doğumlu basketbolcu bulundurmak zorundalar. Eğer takımlar bu kuralı uygulamazsa, ceza olarak; karşı takım 2 serbest atış kullanıp, kenardan oyuna başlayacak. Eğer kadrosunda bu özelliklere sahip basketbolcu bulunduramayan takımlar, sahada 4 kişi kalma tehlikesi ile karşı karşıya olacak.

Aslında bu değişikliğe Hırvatların çok ihtiyacı olduğunu söyleyemeyiz. En son ülkelerinde düzenlenen Avrupa Ümitler Şampiyonasında ikinci olan takım yine Hırvatistan'dı. Sanıyorum ki tasarladıkları bu proje ile gerisinde kaldıkları Sırbistan basketbolunu yakalama amacındalar. Artık hedef, yeni Drazen Petrovicler, Dino Radjalar, Toni Kukoclar yetiştirmek.

Cuma, Temmuz 23, 2010

Bir Umuttu Bizimkisi : Aleks Maric


Geçtiğimiz sezon Avrupa'nın açık ara en iyi pivotu Aleks Maric'di. Bu mükemmel performansını, takımının yakaladığı başarı da destekleyince Maric, Avrupa transfer piyasasının en önemli oyuncusu oldu. Ne gariptir ki Aleks Maric'in adı Fenerbahçe Ülker ile anılmaya başlamıştı.

Aleks Maric, transfer piyasasının en önemli oyuncularından biri olmasına rağmen bir türlü transfer olamamıştı. Avrupa'da birçok önemli parça transfer olup, takımını bulmuştu. Ortada Aleks Maric ve Boniface N'dog kalmıştı uzun oyuncu olarak. Partizan'dan koç Dusko Vujosevic'in ayrılmasının ardından, Aleks Maric'in gitmesine de kesin gözüyle bakılıyordu. Fakat Partizan bonservis bedelini 1 milyon Euro olarak belirlemişti. Süre olarak da 1 Ağustos gösterilmişti. Eğer 1 Ağustos'a kadar Aleks Maric, Partizan'dan transfer olmazsa, gelecek sezon için yine Partizan forması giyecekti. Partizan'ın böyle davranmasının sebebi çok açıktı. Eğer Aleks Maric giderse, 1 Ağustos'dan sonra yerine dolduracak kalitede bir pivot bulamazlardı. Bu nedenle ya şimdi gidecekti ya da asla.

Aleks Maric için devrede olan iki takım vardı. Biri Yunan devi Panathinaikos diğeri Fenerbahçe Ülker. Boniface N'dog'unda serbest olması Pana'yı biraz hedeften kaydırıyordu. Özellikle istenilen bonservis bedeli çok fazlaydı. Fakat Fenerbahçe Ülker için bunun çok yüksek bir fiyat olduğu söylenemezdi. Hele bu seviyedeki bir oyuncu için. Gordon Giricek'e verilen para, hala akıllarda tazeydi. Aleks Maric'de Fenerbahçe'ye sıcak bakıyordu veya biz öyle sanıyorduk. Çünkü kadroda birçok Yugoslav kökenli basketbolcu vardı, hem de koç Hırvat Neven Spahija'ydı. Her şey bu olağanüstü transfer için uygundu. Fakat Pana kararını değiştirdi ve rotayı Maric'e çevirdi dün akşam. Maric de Pana'ya olumlu cevap verince transfer gerçekleşme noktasına geldi. Yunan devi, nasıl olduysa Partizan ile 800 bin Euro'ya anlaştı ve transfer gerçekleşti. Artık Aleks Maric, Yoncaların formasını giyecek.

Pana'nın rotayı Aleks Maric'e çevirmesinde birçok etken vardı. Sofoklis Schortsanitis ile anlaşamayan Pana, Nikola Pekovic'in NBA'ye gitmesi ile doğan boşluğu Boniface N'dog ile doldurmak istedi. Fakat Senegalli yıldızdan beklediği cevabı alamayınca, tek adres Aleks Maric olarak duruyordu. Gerek Pana'nın güçlü bir takım olması gerek koçlarının Zvelimir Obradovic olması, Aleks Maric'in Yunanistan'a gitmesini sağlayan etkenler oldu.

Fenerbahçe Ülker ise artık stratejiyi değiştirecek gibi gözüküyor. Ya Gasper Vidmar ile yola devam edilecek ya da Vidmar'a kapı gösterilip, Milan Macvan-Boniface N'dog ikilisinden biri transfer edilecek. Zamanla neler olacağını hepimiz göreceğiz.

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Nereden Nereye


Eduardo da Silva, her Brezilyalının hayali olan futbolcu olmak için 1983 yılında Rio de Jenerio'da doğdu. Hayatı 16 yaşında Hırvatistan'a gitmesiyle değişti. Dinamo Zagreb ile büyük başarılar yaşadıktan sonra 24 milyon Euro karşılığında Premier Ligin yolunu tuttu. Fakat Arsenal'de sakatlıklar peşini bırakmadı.

Eduardo, 3 Temmuz 2007 günü Arsenal'e imza attığında her şey yolunda gidiyordu. Hırvat forvet, Arsenal'e Hırvatistan Ligi gol kralı unvanı ile gelmişti. Ayrıca Hırvatistan Milli takımında da görev yapıyordu. Arsenal ise Eduardo'yu Thierry Henry'den boşalan forvet eksikliğini kapatması amacı ile transfer etmişti. Ama işler istenilen şekilde yürümedi. 23 Şubat 2008 günü Arsenal-Birgimham City maçı Emirates'de oynanıyordu. Birgminham savunma oyuncusu Martin Taylor'ın, genç futbolcuya yaptığı hareket Eduardo'nun hayatını değiştirdi. Ayağı kırılan Eduardo da Silva sahalardan 9 ay uzak kaldı. Daha sonra da eski formuna bir daha kavuşamadı.



2009 yılının Şubat ayında tekrar sahalara dönen Eduardo'dan, Gunners taraftarları çok şey bekliyordu. Geldiği ilk sezonda iyi bir performans gösteremeyen Hırvat futbolcu, kendisi kabul ettirmek zorundaydı. Fakat bunu başaramadı. Arsenal'de oynadığı 32 maçta 7 gol atabilen Eduardo, takımdan gönderilecekler listesine konmuştu bile sezon ortasında. Ve beklenen oldu, Eduardo Arsenal'den ayrıldı. Hırvat golcünün yeni durağı Ukrayna'ydı.

Eduardo da Silva, bugün Shaktar Donektsk ile 4 yıllığına anlaştı. Bonservisi elinde olan 27 yaşındaki futbolcu, artık sakatlıktan uzak, formda bir sezon geçirme amacında. Bakalım hayatın nereden nereye götürdüğü yıldız forvetin, Ukrayna'daki performansı nasıl olacak.

Miami Heat : "Benden Bu Kadar"

Miami Heat, bu yaz yaptığı transferler ile adından sıkça söz ettirdi. Yıldız oyuncusu Dwayne Wade'in yanına iki süperstar daha katan Heat, yan parçaları da eklemeyi bitirdi. Bugün itibariyle Miami'nin kadrosunu hemen hemen oluşmuş durumda. Transfer piyasasına da "Bende bu kadar" demiş gibi.

Dwayne Wade ve Udonis Haslem ile sözleşme yenileyen Heat, salary cap'i fazla zorlamadan kadrosunu oluşturmayı başardı. Pat Riley, Wade-Bosh-Lebron üçlüsünün yanına, akıllıca eklemeler yaptı. Zydrunas Ilgauskas, Jamaal Magloire, Mike Miller ve Joel Anthony ile anlaşan Florida ekibi son parça olarak da Juan Howard ile anlaştı.



Heat'in kadrosuna şöyle bir göz atacak olursak; Dwayne Wade, Lebron James, Chris Bosh, Udonis Haslem, Zydrunas Ilgauskas, Jamaal Magloire, Joel Anthony, Mike Miller, Mario Chalmers, James Jones, Dexter Pittman gibi 12 kişilik bir ekip önümüze çıkıyor. Tabii ki free agent konumunda olan Carlos Arroyo ve Yakhouba Diawara'da katılabilir bu müthiş takıma.

Bu transfer başarısının arkasındaki birinci isim tabii ki Pat Riley. Olağanüstü ikna kabiliyeti ile böyle bir kadro oluşturdu tecrübeli basketbol adamı. Artık oluşturulan kadronun meyvelerini toplamak da yemek de Pat Riley'nin keyfi olacak.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

19.07

Bugün 19 Temmuz Pazartesi, diğer bir yazma şekli ile 19.07.2010! 19 Temmuza anlam kazandıran özellik ise Dünya Fenerbahçeliler Günü olması. Büyük taraftarın bu önemli günü kutlu olsun.

Direğin üstünden auta çıkan top ile gündemi değişen bir ülkede bilinçli taraftar olmak elbette zor. 34.hafta Trabzonspor maçındaki Alex'in son dakikalardaki şutu direğin hemen üstünden auta gitmeseydi de gol olsaydı acaba neler değişirdi ülkemizde. Saygıdeğer spor yazarlarımızın, "Fenerbahçe Sporun Her Dalında Şampiyonluklar Kazanan Örnek Bir Kulüp", "Aziz Başkan Çok Yaşa", "Daum Yılın Antrenörü" gibi manşetleri gazetelerinde atacağından eminim. Fakat bir şut bir kulübün yaptıklarını bir anda silebilir mi ? Asıl önemli soru bu sanırım.


Fenerbahçe faaliyet gösterdiği 9 branşta da şampiyonluk için yarışan bir kulüp olmuştur son 10 yılda. Objektif bir göz ile baktığınız zaman görülecektir ki, Fenerbahçe 21.yüzyılda Türkiye'nin en büyük spor kulübüdür. Bunun aksini iddia edenler ahmaktır.

Fenerbahçe, yarıştığı branşlarda rakiplerine örnek olacak vizyona ve kapasiteye sahiptir. Anlık başarıların peşinde koşmayan bir anlayışa sahiptir Fenerbahçe yönetimi, "20:45" veya "Tabata" hamlelerine gerek duymadan yolunda ilerleyen bir spor kulübüdür. Tabii ki bazı çevreler ve subjektif olanlar, bu yazdıklarıma "Peh" deyip geçeceklerdir veya benim yönetimin yalakası olduğumu söyleyecektir. Bunlar normaldir, bir atasözümüz vardır bilir misiniz; "Meyve veren ağaç taşlanır." Bu hem Fenerbahçe yönetimi için geçerlidir hem de Fenerbahçe yönetiminin yaptıklarını savunanlar için.


Yönetimin yanlışları yok mudur ? Tabii ki vardır, bunu objektif bir göz ile takip eden her Fenerbahçeli bilir ve anlar. Ben demek istiyorum ki artık şu at gözlüklerini çıkartıp, bir yana koyalım. Bunu tüm taraftarlar için söylüyorum. Bir kulüp eğer başarılı ise veya başarılı bir mentalite amacı ile yola çıkıyorsa, o kulübü tebrik etmelisiniz. Bu nedenle ki büyük Fenerbahçe taraftarını, kendisine adanmış bir günde hala küçültmeye çalışmak kocaman bir yanlıştır.


Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü,ne kupa büyüklüğüdür.Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte,adı konamaz. [İslam Çupi]

Özellikle yazımı 19.07 saatinde yayınlamaya özen gösteriyorum.

Pazar, Temmuz 18, 2010

Pembe Formanın Büyüsü

Dünya Kupasının en çok yaradığı takımlardan biri de Palermo oldu. Elindeki genç futbolcuların, birer birer kupada parlaması ile Palermo'nun kasası para dolmaya başladı. Biraz da pembe formanın büyüsünü ortaya koyduğumuzda kapış kapış gidiyor genç yıldızlar.

Evet dedik ya, Palermo genç yıldızlarını teker teker satıyor. Peki kim bu genç yıldızlar ? 21 yaşındaki Danimarkalı Simon Kjaer, 23 yaşındaki Edinson Cavani ve bonservis bedeli olarak paha biçilemeyen 21 yaşındaki Javier Pastore. Bir de bu üç genç futbolcunun yanında 31 yaşındaki Fabio Simplicio takımdan ayrılanlar arasında.



Hemen başlayalım. Simon Kjaer, Danimarka'nın Dünya Kupasından elenmesinden sonra, Palermo'nun gayr-ı resmi tedarikçisi Wolfsburg'a satıldı. Daha önce 2006 Dünya Kupasından sonra Simon Barone, Cristian Zaccardo ve Andrea Barzagli Wolfsburg'a giden futbolcular olmuştu. Wolfsburg geleneği bozmayarak, Simon Kjaer'i 4 yıllığına kadrosuna kattı.

Uruguay'ın bir genç yıldızı vardı bu kupada. Her ne kadar Diego Forlan ve Luis Suarez'in arkadasında kalsa da onunda esamesi okundu Dünya Kupasında. Bu esamenin karşılığını yine Palermo aldı ve Cavani'yi 20 milyon Euro karşılığında Napoli'ye sattı. Genç forvet yeni takımı ile 4 yıllık sözleşme imzaladı. Şahsen benim, 23 yaşındaki forvetten beklentilerim büyük.



Palermo, bu transfer döneminde genç yıldızların yanında bir de veteran olarak sayabileceğimiz futbolcuyu kadrosundan gönderdi. İtalya'nın en büyük takımlarından biri olan Roma 31 yaşındaki Fabio Simplicio ile 3 yıllık sözleşme imzaladı. Yıllık olarak da 1.8 milyon Euro alacak Simplicio. Her transfer döneminde takımlarımız ile adı yazılan Simplicio için en azından bir sezon daha bekleyecek gazetelerimiz.



Evet, onu sona sakladım. En çok ona yakışıyor Pembe forma. Arjantin Milli Takımınında yer alan Javier Pastore'den bahsediyorum. Palermo yönetimi onun bonservisine fiyat biçilemeyeceğini açıkladı. Palermo'dan gelen bu açıklama belki biraz abartıydı ama 21 yaşındaki Javier Pastore, gerçekten gelecek vaat eden genç futbolculardan biri Avrupa'da. Eminim iyi bir transfer bedeline o da takımdan ayrılacaktır.



Her Dünya Kupasından sonra yapıyor bu transferleri Palermo. Acaba bu bir tesadüf mü ? Yoksa iyi bir genç oyuncu araştırma sistemleri mi var ? Ya da pembe formaları mı takımları cezbediyor ?

Cuma, Temmuz 16, 2010

Teddy Tamgho

Yaklaşık bir ay önce bir gece yarısıydı, kanallarda zap yapıyordum. NTV Spor'a denk geldim birden. O sırada Diamond League yarışları vardı. Fakat sanırım sonuna yetişmiştim. Çok az yarışma kalmıştı New York'ta.


İzleyebildiğim mücadelerden biri de üç adım atlama idi. Sanırım New York yarışlarının en kaliteli mücadelesi de üç adım atlamaydı. İsveçli Christian Olsson, Philips Idowu ve Teddy Tamgho üçlüsü arasında geçiyordu yarışma. Christian Olsson, eski topraktı. Kariyerinde 17.83 bulunan yıldız bir atletti zamanında. Rekoru kıracağına inanılan birçok atletten biriydi Olsson. Tabii rekor 18.29 olunca bu durum biraz normal karşılanabilir. Philips Idowu ise son Dünya Şamiyonu ve Olimpiyat ikincisiydi. Bu durumda bilinmeyen tek bir isim kalmıştı. Teddy Tamgho!



Teddy Tamgho, 15 Haziran 1989 doğumlu 21 yaşında genç Fransız atlet. O gece yapılan yarışmların yıldızıydı genç atlet. Son atlayışlar öncesinde Philips Idowu'nun arkasında ikinci sıradaydı. Ama öyle bir son atlayış yaptı ki tüm zamanların en iyi üçüncü derecesi oldu. Teddy Tamgho, 17.98 atlayarak tarihe geçti ve mücadelenin kazananı oldu. Zaten genç Fransız, bu atlayışın sinyallerini bize veriyordu. New York'taki yarışlardan yaklaşık 2 ay önce sezonun en iyi derecesini yapmıştı. Bu derece hem kariyerinin hem de sezonun en iyi derecesi idi. 17.68 atlayan genç atlet, ilk o zaman dikkatleri çekmişti.



Evet, Teddy Tamgho atletizm dünyasında yeni bir çağ açama yolunda hızla ilerliyor. Usain Bolt, Yelena Isibeyava, Kenenisa Bekele gibi büyük atlet olma kapitesini elinde bulunduruyor. Fakat Pamela Jelimo, Caster Semenya, Churandy Martina gibi tek sezonluk atlet olmamaya da özen göstermeli.

Bir Bask Hikayesi

Tau Ceremica ya da son adıyla Caja Laboral. Bask bölgesinin temsilcisi olan bu takımın sponsorları değişse de basketbol kültürü değişmiyor. Basketbol dünyasına yıldız oyuncu kazandırmaya devam ediyor.

Son adıyla Caja Laboral aslında Partizan ile benzerlik gösteriyor. Fakat Partizan'dan daha büyük bir bütçeye sahipler. Bu nedenle de son 10 yılda Avrupa basketboluna damga vurmayı başardılar. Temel formülleri, biraz finansal kaynak ile doğru basketbol mentalitesi idi.



Takımdan kimler gelip geçmedi ki. Luis Scola, Andreas Nocioni, Arvydas Majiauskas, José Calderon ve son olarak Tiago Splitter basketbol dünyasına damga vuran yıldız oldu. Adeta bir ekol haline gelmeyi başaran Bask takımı, son yıllarda ekonomik bir sarsıntının içerisindeydi ki geçen sezon kazanılan ACB(İspanya Ligi) şampiyonluğu, onlara ilaç gibi geldi.



Genellikle Güney Amerika basketbol havuzuna yönelen takım, o bölgeden oyuncu çıkarmada dünyada bir numara. Fabrico Oberto, Pablo Prigioni, Marcelinho Huertas gibi Güney Amerikalı basketbolcuların hayatlarındaki önemli durak oldu Bask takımı. Güney Amerika akımı dışında bir dönem Türk basketbolcu akımı da vardı Baskonia'ya. Serkan Erdoğan, Kaya Peker ve Ender Arslan bir dönem aynı anda forma giymişlerdi. Özellikle Serkan Erdoğan, şehirde çok sevilen bir isim olmuştu.



Evet, son olarak Tiago Splitter NBA'in yolunu tuttu. Zaten daha önceden de draft edildiği San Antonio Spurs ile anlaştı Brezilyalı yıldız. Daha önce ağır parasal konularda anlaşamayan iki ekip, bu sefer Splitter'in sözleşmesinin de bitmesi ile ortak bir yol bularak uzlaştı. Tiago Splitter'in geçtiğimiz yılda, ACB normal sezon MVPsi ve finallerin MVPsi unvanlarının sahibi olduğunu düşünürsek, Caja Laboral'in büyük güç kaybettiğini söylemek çok da zor değil.

Caja Laboral ya da gelecek sezon başka bir ismi olacak bir takım. Biz kısaca onlara Baskonia diyelim. Onlar Avrupa basketbolunun farklı penceresi oldular. Onlar Avrupa basketboluna büyük renk getirdiler ve getirmeye devam edecekler.

Salı, Temmuz 13, 2010

Ümit Vermeyen Ümitler

Dünya Kupasının sona erdiği şu günlerde, gözlerden uzak bir yerlerde, bir turnuva düzenliyor ve hatta bizim için bitti gibi. Hırvatistan'da düzenlenen Avrupa Erkekler Ümitler Şampiyonasından bahsediyorum tabii ki.

Ümit Milli Takım Avrupa Şampiyonasında B Grubunda Sırbistan, Karadağ ve Litvanya ile eşleşti. Eminim ki bir şey dikkatinizi çekmiştir. Bu üç ülkede Avrupa'da altyapıya en çok önem veren ülkelerin başında geliyor. Fakat bizim de ümidimiz vardı ümitlerimizden. Özellikle şampiyonadan hemen önce yapılan, Turgut Atakol Turnuvasını izledikten sonra. Fakat Ankara'daki bu turnuva demek ki bize yanlış veriler vermiş.



Ümit Milli Takımımızın kadrosunda önemli genç isimler yer alıyor. Hani tanımadığımız, bilmediğimiz genç basketbolcular değil bu ümitler. Fenerbahçe Ülker'e ve Galatasaray Café Crown'a transferi konuşulan Furkan Aldemir, kadronun en önemli ismi olarak gözüküyordu. Furkan'ın yanında Melih Mahmutoğlu, West Virginia'da oynayan Deniz Kılıçlı, 2.18 boyundaki Dusan Cantekin, müthiş yeteneğine rağmen Fenerbahçe Ülker kadrosunda sürünen Can Maxim Mutaf, Pınar Karşıyaka'nın diğer bir önemli genç oyuncusu Birkan Batuk, yine Amerika'da okuyan ve oynayan(Raford Üniversitesi) Görkem Sönmez bu kadroda yer alan genç basketbolcularımızdı.



Sanırım bir şey eksikti ki Ümit Milli Takım, grubunda oynadığı üç maçı da kaybetti. Sırbistan'a 82-67, Litvanya'ya 85-69, Karadağ'a 63-61 kaybeden Ümit Milliler klasman mücadelesi vermek zorunda kaldı. Oynadığımız maçlarda özellikle savunmada problemler yaşadığımızı gördüm. Kadromuzdaki Furkan Aldemir, Abdullah Furkan Eskici, Deniz Kılıçlı, Dusan Cantekin, İzzet Türkyılmaz gibi uzunlara rağmen ribaund üstünlüğü bir türlü yakalayamadık. Skor açısından ise Furkan Aldemir ve Melih Mahmutoğlu'nun yanına adam bulamadık. Tabii ki alınan mağlubiyetlerde her şey oyunculara bağlanamazdı. Tabii ki yan faktörler etkili oldu bazı yerlerde. Mesela Karadağ maçında Koç Aleaddin Yakan'ın oyundan ihraç edilmesi takımı kötü etkiledi ve önde götürdüğümüz maçtan yenik ayrılmamıza vesile oldu. Gerçi maçı kazanmamız yetmeyecekti gruptan çıkmamız için. 19 sayı farkta lazımdı ama boş verin orasını.



Özellikle Sırbistan maçında iki oyuncu dikkatlerden kaçmadı. Bunlardan biri 2 yıldır takip ettiğim Dejan Musli idi. Musli, Gençler seviyesinde Enes Kanter ile birlikte Avrupa'nın en iyi iki uzunundan biri olarak gösteriliyordu. Hatta Musli'nin Enes'ten daha iyi bir altyapıya sahip olduğu söyleniyordu. Dejan Musli, Türkiye ile oynana maçta iyi performans çıkardı ve maçı 12 sayı 10 ribaund ile tamamladı. Diğer oyuncu ise yine Sırp Branislav Dekic oldu. Partizan'da da süre alan genç basketbolcu Türkiye ile oynanan maçın yıldızı oldu. Fakat Sırbistan'ın daha sonra oynadığı maçları izleyemedim ve sizlere diğer maçlardaki performanslarını aktaramayacağım.



Uzun lafın kısası Ümitler, turnuvada gruplarda oynadığı üç maçı da kaybederek klasman maçlarına düştü. Bizi bekleyen diğer bir acı gerçekte eğer Milliler turnuvayı 15. veya 16. tamamlarsa Division B'ye düşecek. Bu durumda geçmişte Ersan İlyasovalı, Oğuz Savaşlı, Cenk Akyollu kadrosuyla Avrupa ikinci olmuş bir milli takıma hiç yakışmayacak.

Bu kadar yazdıktan sonra sakın ola ki sanmayın benim kızgınlığım genç oyuncularımıza. Tamam belki onların da belli yerlerde bazı hataları olmuş olabilir ama asıl hata bu sistemi kuranlarındır. Gencecik oyuncuların ve ailelerinin kafasını karıştıranlar, hiç bir oyuncunun yetişmesinin bir ucundan tutmayanlar asıl suçlulardır. Peki bu yıkıntıyı kim temizleyecek ? Çözüm ise basit, bu çocukları vatan haini ilan etmek.


  ©EmreCeSpor - Todos os direitos reservados.

Template by Dicas Blogger | Topo