.

Flashback etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Flashback etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 19, 2010

Flashback 10


                             Mirsad Türkcan - Marcus Haislip Kavgası

Neredeyse 4 yıl önce olmuştu bu kavga, 12 Kasım 2006. Ülker ile Fenerbahçe'nin birleştiği ilk yılda ilk Efes Pilsen karşılaşması. Fark açılmış, rahat bir oyunla Fenerbahçe Ülker öndeyken bir anda oluveren ve hafızalara kazınacak bir kavga. Tabii sonrasında iki tarafında alacağı 9'ar maçlık ceza.

Cuma, Ağustos 13, 2010

Devrim Yapanlar Asla Cezasız Kalmaz

Black Power Salute hikayesidir.

Yıl 1966, Tommie Smith adında 22 yaşındaki bir atlet 200 metre yarışlarına hazırlanıyor. Siyahi bir sprinter olan Tommie Smith büyük gelecek vaat ediyor. San Jose State Üniversitesinde burslu olarak okuyan Smith okuldaki antrenörlerinin desteği ile 7 Mayıs 1966 günü Amerika Atletizm seçmelerine girme kararı alır. 200 metre yarışacak Tommie Smith'i o ana kadar tanıyan çok az kişi vardır. Vakit gelir, yarış başlar ve Smith müthiş bir start alır. Finişi gördüğünde ise derece 19.50'dir. Bu derece Amerika rekoru olarak kayıtlara geçer. Bu rekor tam 44 yıl sonra kırılacaktır. 16 Mayıs 2010 günü Tyson Gay Amerika rekorunu yeniler.



Tommie Smith'in yaptığı bu büyük çıkıştan sonra atletizm dünyasındaki herkesin ilgisi bu siyahi atlete yoğunlaşır. Amerika seçmelerini birinci olarak bitiren Smith, 1967 Tokyo Dünya Atletizm Şampiyonasına katılmaya hak kazanır. Bütün beklentilerin yönü aynıdır, altın madalya. 21 Ağustos günü beklenen an gelmiştir. Tommie Smith tartan pistte yerini almıştır. Start verilir ve yine öne çıkan isim Tommie Smith olur. Finiş çizgisini de ilk sırada geçen atlet tahmin edebileceğiniz gibi yine Smith olacaktır. Amerika gazeteleri bu başarılara pek ilgi göstermez, küçük anektodlar şeklinde spor köşelerinde yer verir.

Büyük bir yıldız olma yolunda ilerleyen Tommie Smith, 1968 Meksika Olimpiyatlarına katılmayı başarır. Yanında bir siyahi arkadaşı daha vardır bu sefer. Adı John Carlos. Smith ve Carlos aynı üniversitede okumaktadır. Bu iki siyahi genç Amerikalı, Meksika'da Amerika'yı 200 metre yarışlarında temsil edeceklerdir. Carlos, Smith'den bir yaş küçük, 23 yaşındadır Meksika'ya geldiğinde. İki atlette çok formdadır ancak güçlü bir rakipleri vardır. Adı Peter Norman. Avustralyalı atlet 26 yaşında ve Avustralya rekorunun sahibidir. Stada gelen tüm Meksikalılar yarışı heyecanla beklemektedir.


1968 yılında Amerika'da ırkçı hareketler üst seviyedeydi. Siyahilere karşı yapılan ayrımcılık tavan yapmıştı. 4 Nisan 1968 günü siyahi haklarının savunucusu Martin Luther King Jr.' suikast sonucu ölmüş, o günden itibaren siyahilerin de Amerika'ya karşı güveni neredeyse yok olmuştu. Ayrıca 1968 yılında Vietnam Savaşı devam etmekteydi. Amerika'nın Vietnam'ın yağmur ormanlarına yolladığı çoğu askerin deri rengi siyahtı. Bu yüzden siyahiler, Amerika'ya büyük bir nefret duyuyorlardı.

Tommie Smith ve John Carlos da Amerika'daki bu durumdan rahatsız olan atletlerdi. Eğer yarışı kazanırlarsa, madalya töreninde bir şeyler yapmalıydılar. Düşündüler, düşündüler ancak akıllarına iyi bir fikir gelmedi. Sonunda yarıştaki rakipleri Peter Norman'a danışmaya gittiler. Peter Norman ise eşitlikçi ve özgürlükçü bir kafa yapısına sahipti. Bu nedenle Smith ve Carlos'un teklifini reddetmedi ve onlara çok iyi bir teklif sundu. Norman teklifi şuydu; Smith ve Carlos madalya törenine çıplak ayakla gidecekti. Smith'in sağ elinde, Carlos'un sol elinde siyah bir eldiven olacaktı ve Amerikan ulusal marşı okunurken, eldiven takılı eller havaya yumruk şeklinde kaldırılacaktı.


Bu konuşmalardan sonra, üçlü piste geldi ve yarışa hazırlandılar. Yarışın favorisi son dünya şampiyonu Tommie Smith idi. Peter Norman ise onu en çok zorlayacak isim olarak ön plana çıkıyordu. 16 Ekim 1968 günü statta start verildi ve yine Tommie Smith müthiş bir start aldı. Peter Norman ve John Carlos ikincilik için mücadele veriyordu. Smith finişi gördüğünde derece 19.83 idi. İkinci olan Peter Norman'ın derecesi 20.07 idi -ki bu yeni bir Avustralya rekoruydu. Kürsünün son basamağındaki John Carlos'un derecesi ise 20.10 idi. Beklenen şekilde yarış sonuçlanmış, Smith altın madalyaya ulaşmıştı.


Aynı gün içerisinde madalya töreni vardı. Smith ve Carlos, Peter Norman'ın verdiği talimatlar doğrultusunda yapacakları özgürlükçü eyleme hazırdılar. Madalyalar takıldı, sıra milli marşa gelmişti. Herkesin dikkati ayakları çıplak olan ve ellerinde siyah eldiven olan Smith ve Carlos'taydı. "Ah, söyle, görebiliyor musun şafağın ilk ışıkları" dizeleri kasetten çalınırken, siyah yumruklar havaya kaldırılıyordu. Smith ve Carlos, tüm dünyaya büyük bir cesaretle kocaman bir mesaj veriyordu. Yumrukları dimdik havada, kafaları yere bakar şekilde dinlediler, ulusal marşlarını. Sonunda onlara özgü bir şekilde kürsüden indiler, sessizce.


Daha sonra tüm dünyada bu devrimin yankıları oldu. Fakat devrimi yapanların kafaları bir daha gökyüzünü görmedi. Olimpiyat komitesi, 2 siyahi atleti siyasi sembol sergilemekten ötürü Olimpiyat köyünden ihraç etti. Ardından Amerika Atletizm Federasyonu iki atletin bir daha milli forma altında yarışamayacaklarını açıkladı. Ardından dünyadaki tüm üst düzey yarışlardan men edildiler. Sebep ise politik figürleri temsil eden harekette bulunmuşlardı. Ancak 1936 Olimpiyatlarında sahadaki atletler dahil 38 bin kişi politik figür (Nazi) yaparken kimsenin çıkmamıştı. Herkesin sesi yerine göre çıkıyordu.


Smith ve Carlos'un Olimpiyat köyünden ihraç edilmesinden sonra Peter Norman'ın fikri veren kişi olduğu öğrenildi. Peter Norman'a da aynı ceza uygulandı ve Olimpiyat köyünden ve Avustralya milli takımında ihraç edildi. Onun da atletizm kariyeri bir anda bitirildi. 3 başarılı genç atlet bir anda ortadan kaybolmuştu. Peter Norman hâlâ Avustralya rekorunun sahibi ancak bedeni ebediyete ulaştı. 3 Ekim 2006 günü Avustralyalı atlet hayata veda etti. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir adam olan Norman'ın cenazesi taşıyan en öndeki iki kişi kimdi sizce? Tabii ki Tommie Smith ve John Carlos'tu. Onlar kadim dostlarına karşı en büyük görevlerini yerine getirmişlerdi.


John Carlos ise o günden sonra büyük maddi sıkıntılar çekti. Ancak gelişen Amerika içinde sonunda değer bulmaya başladı. 2008 yılından beri ESPN kanalında atletizm yarışları için yorumculuk yapıyor. Ayrıca 2005 yılından beri mezun olduğu üniversite olan San Jose State Üniversite'sinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Ancak yaptığı protestodan sonra geçirdiği sıkıntılı günleri asla unutmuyor.


Tommie Smith ise John Carlos gibi büyük maddi sıkıntılar çektikten sonra kendini yazarlığa verdi. Bugüne kadar 3 Peter Norman ile ilgili olmak üzere 19 kitap yazdı ve Amerika'da bu kitaplar çok tutuldu. Yine John Carlos gibi mezun olduğu üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Ayrıca Tommie Smith'i en son Pekin Olimpiyat Stadında görmüştük. Usain Bolt'a altın madalya taktırılarak bir nevi özür dilenmişti.

- 200 metre yarışının videosunu izlemek isteyenler buradan,
- Madalya törenini izlemek isteyenler buradan buyursun.

Salı, Temmuz 27, 2010

Raptors Koçu Triano'nun Geri Planda Kalmış Öyküsü


                  

Son günlerde Hidayet Türkoğlu'nun Toronto Raptors'dan takas olup, Phoenix Suns'a gitmesi üzerine birçok yazı yazıldı. Ben de EmreCeSpor olarak, olayı farklı bir boyutla sizlerin önüne sunmak istiyorum. En kaliteli basketbol haberlerinin yapıldığı Salsa Basket'in konuk yazarı Yiğiter Uluğ'un yazısından esinlenerek, Hido'nun eski koçunu biraz tanıyalım.

Kanadalı bir şutör olan Triano, kariyerindeki başarıların çoğunu Kanada forması altında yaşadı. Üniversite Oyunlarında, Kanada ile şampiyonluk kazanan Triano, basketbolcu olarak Kanada'nın gelmiş geçmiş en önemli oyuncularındandı.

Triano, NBA'de oynama fırsatı bulamadı. Lakers tarafından draft edilmesine rağmen, en üst düzey basketbolun oynandığı ligi tercih etmedi. Müthiş bir şutör olan Triano'nun yolu, 1985-86 sezonunda Türkiye'ye düştü. Fenerbahçe ile anlaşan Triano, basketbolun Türkiye'de ilerlemesine büyük katkılarda bulunmuş biri. Kusursuz şutları ile örnek bir basketbolcu olan Triano, Türkiye'den ayrılırken bile arkasında olumlu izler bırakmış nadir kişilerdendi.

Özellikle 80'li yılların ortasında, Galatasaray ile oynanan maçlar, futbolun önüne geçecek seviyedeydi.Takımlar kadrolarında iki yabancı bulundurabiliyorlardı. Dolayısıyla taraftar, genellikle bu iki yabancının üzerine yoğunlaşıyordu. Kendi özel seyircisini bile oluşturmuştu Triano. Şutları ile Spor Sergi'deki, Fenerbahçe taraftarlarını ayağa kaldıran isimdi. Fakat Fenerbahçe, o sezon şampiyon olamadı. Aksine Galatasaray ile oynadığı 3 maçı da kaybederek Play-Off'lara erken veda edip, sezon sonunda Galatasaray'ın şampiyonluğunu izledi.

Daha sonra Jay Triano Türkiye'den ayrıldı. Yeniden ülkesine döndü. 1988 yılında, 30 yaşındayken basketbola veda etti Triano. Bu noktadan sonra koçluk kariyerine başladı. 2002 yılında Toronto Raptors'da yardımcı koçluk ile başlayan serüveni şimdi headcoach olarak devam ediyor.

Fakat biz genç neslin,  Jay Triano'ya bakış açısı ise çok farklı. Zamanın gençliği, Jay Triano'ya büyük nefret besliyor. Onu sadece Hido ile anlaşamayan huysuz bir koç olarak tanıyor. Belki haklı da bu görüşünde. Fakat ben de son günlerde, adına gruplar açılan, akla gelmez küfürler edilen  'kötü' adamı, geri planla kalmış öyküsü ile hatırlatayım dedim yine de.

Pazar, Temmuz 11, 2010

Teselli Armağanı

Dünya Kupalarında üçüncülük maçları, hep ilginç anlara ve bol gollere sahne olur. Öyle ki 19 dünya kupasında atılan 73 gol ve tutturulan 3.84'lük ortalama, bunun en büyük göstergesi. Garip bir durumdur ki 2001 yılında FIFA, ortada büyük bir hedef yok diye üçüncülük maçı kaldırmayı planlamıştı. Fakat 2002 Dünya Kupasında oynanan Türkiye - Güney Kore maçı, bu kararın geri çekilmesine neden olmuştu. Ben de futbol adına en çok zevk aldığımız, modern futbol dönemimdeki üçüncülük maçlarını hatırlamanın fena olmayacağını düşündüm.

2010. Uruguay - Almanya :

Genellikle her turnuvada birkaç sürpriz ekip çıkar ve herkesi kendisine hayran bırakır. Sanırım 2010 Dünya Kupasının sürpriz takımı Uruguay'dı. Uruguay, daha önceden 2 kez kupayı kazanmış olan, ayrı bir yere koymamız gereken bir sürpriz takımdı. Sürpriz takımlar kriterine uyarak Uruguay da yarı finalde yenildi ve 3.lük maçı oynamaya hak kazandı. Rakibi ise genellikle finallerde görmeye alıştığımız(7 final) Almanya idi. Almanya 2006 Dünya Kupasında da üçüncülük maçı oynamış ve Portekiz'i yenerek üçüncülük unvanının sahibi olmuştu. Yaşları genç olmasına rağmen, tecrübeli takım Panzerler'di. Kazanan takım da Ahtapot Paul'un dediği oldu ve Almanya maçı 3-2 kazanarak üst üste ikinci kez kupada üçüncü oldu.

Goller:

Almanya ; Thomas Müller, Marcell Jansen, Sami Khedira
Uruguay ; Diego Forlan, Edinson Cavani

2006. Almanya - Portekiz

Almanya'nın ev sahipliğinde geçen 2006 Dünya Kupasının üçüncülük maçında Almanya ile Portekiz karşılaştı. Daha önce en büyük başarısı üçüncülük olan Portekiz için bu maç en büyük başarıyı egale etme şansıydı. Fakat maçı iyi bir oyun ile 3-1 Almanlar kazanmıştı. O zamanın şartlarına göre bu zafer, Almanları mutlu eden bir başarıydı.

Goller:

Almanya ; Bastian Schweinsteiger(2), Petit(k.k)
Portekiz ; Nuno Gomes

2002. Güney Kore - Türkiye

Turnuvanın iki sürpriz ekibi yarı finalde favori ekiplere kaybederek, üçüncülük maçı oynama şansını yakalamıştı. İki ülkenin eski tarih bağlarından dolayı, dostluk içinde geçen maçı Türkiye 3-2 kazanmıştı. Ayrıca Hakan Şükür, Türkiye'nin ilk golünü 9.saniyede atarak tarihe geçti. Türkiye açısından başarılı geçen bir turnuva, bu maç ile mutlu sonlanmıştı.

Goller:

Güney Kore ; Lee Eul-Yong, Song Chong-Gug
Türkiye ; Hakan Şükür, İlhan Mansız(2)



1998. Hollanda - Hırvatistan

Yine bir sürpriz ekip yarı finale kadar yükselmiş ve yine finali göremeden üçüncülük maçı oynamaya hak kazanmıştı. Kadrosunda turnuvanın gol kralı Davor Suker'i bulunduran Hırvatistan'ın rakibi Brezilya'ya şansız bir şekilde penaltılarda kaybetmiş olan Hollanda olmuştu. Kadrosunda Dennis Bergkamp, Patrick Kluivert, Marc Overmars, Philip Cocu, Edgar Davids gibi önemli futbolcuları bulunduran Hollanda, Hırvatistan'a 2-1 yenilerek kupayı dördüncü bitirmişti. Çoğu futbolseverin sempatisini toplayan Hırvatistan ise böylece tarihi bir başarıya imza atmıştı.

Goller:

Hollanda ; Boudewijn Zenden
Hırvatistan ; Robert Prosinecki, Davor Suker

1994. İsveç - Bulgaristan :

Kupanın yine iki sürpriz takımı yarı finalde, favori iki takım olan Brezilya ve İtalya'ya yenilerek üçüncülük maçında karşılaşmıştı. Bulgaristan büyük bir sürpriz yaparak kupaya katılmayı başarmıştı. Eleme grubunu Fransa'nın bir puan önünde tamamlayan Bulgaristan, kupanın en büyük sürprizi olmuştu. Fakat üçüncülük maçında şansları yâver gitmedi. İlk yarıda gelen Tomas Brolin, Kennet Anderson, Henrik Larsson ve Hâkan Mild'in 4 golüne engel olamayan Bulgarlar, turnuvayı dördüncü sırada tamamlarken, İsveç tarihinin en büyük başarılardan birini kazanıyordu.(1958 İsveç, Final)


Goller:

İsveç ; Tomas Brolin, Hâkan Mild, Henrik Larsson, Kennet Anderson
Bulgaristan ; -

1990. İtalya - İngiltere

İtalya'nın ev sahipliğinde gerçekleşen 14.Dünya Kupası, İtalya için buruk bir sevinç ile sonuçlanmıştı. Yarı finalde penaltılara kalan Arjantin maçında, turnuvanın gol kralı "toto" lakaplı golcü Salvatore Schillacci'nin penaltıyı kaçırması ile İtalya final biletini kaçırmıştı. Yine aynı durumdan mağdur olan İngiltere ise penaltılarda Almanya'ya kaybetmişti. Bu ekip üçüncülük maçında karşılaştı. Tarihin en sıkıcı dünya kupası olarak adlandırılan kupanın, en heyecanlı maçlarında biri üçüncülük maçı olmuştu. Yarı finalde penaltı kaçıran Salvatore Schillacci bu kez takımına üçüncülük unvanını kazandırıyordu. Maçın 86 dk. penaltıyı gole çeviren "toto" ile İtalya, belki de bir teselli buluyordu.

Goller:

İtalya ; Roberto Baggio, Salvatore Schillaci
İngiltere ; David Platt

1986. Fransa - Belçika

Fransa turnuvadan beklediğini alamayan bir takımdı. Yarı final maçında Andreas Brehme ve Rudi Völler'in gollerine engel olamayan Horozlar, üçüncülük maçına çıkacaktı. Rakipleri Maradona'nın iki golüyle yarı finalde Arjantin'e yenilen Belçika idi. Maç çekişmeli geçiyordu. Normal süresi 2-2 biten maçı, Fransa uzatmada 4-2 yenerek üçüncülük unvanına uzanıyurdu.

Goller:

Fransa ; Jean-Marc Ferreri, Jean-Pierre Papin, Bernard Genghini, Manuel Amoros
Belçika ; Jan Ceulemans, Nico Claesen

1982. Polonya - Fransa

Polonya, kupada iyi bir performas göstermesine rağmen yarı finalde Paolo Rossi'nin gazabına uğramıştı. Paolo Rossi, 1980 yılında uyuşturucu kullanmaktan 2 yıl ceza almıştı ve dönüşünü 1982 yılında İtalya Milli Takımı ile dünya kupasında yapmıştı. Grup maçlarında 3 beraberlik alan İtalya, bir imkansızı başararak gruptan çıkmıştı. Daha sonra devreye giren Rossi, çeyrek final, yarı final ve final maçında toplam 6 gol atarak turnuvanın gol kralı olmuştu. Yarı finalde Polonya filelerine iki gol bırakan Rossi, Polonya'yı üçüncülük maçı oynamak zorunda bırakmıştı. Polonya'nın rakibi ise Batı Almanya'ya penaltılarda yenilen Fransa idi. Kadrosunda Giresse, Platini, Six, Amoros gibi ünlü isimleri bulunduran Fransa'yı 3-2 yenen Polonya, tarihinin en büyük başarısını egale etmişti.(1974 3.lük)

Goller:

Polonya ; Andrzej Szarmach, Stefan Majewski, Janusz Kupcewicz
Fransa ; René Girard, Alain Couriol

1978. Brezilya - İtalya


Favori takımların nadir olarak üçüncülük maçında karşılaştığı kupadır 1978. Brezilya ve İtalya'yı karşı karşıya getiren maçı, Brezilya geriden gelerek kazanmayı başarmıştır. İlk yarıda öne geçen İtalya bu avantajını koruyamayarak, kupada dördüncü olmuştur.

Goller:

Brezilya ; Nelinho, José Guimarães Dirceu
İtalya ; Franco Causio



1974. Polonya - Brezilya

Çeyrek final gruplarını ikinci sırada bitiren iki ekibin karşılaşması olmuştu. Brezilya, Hollanda'nın arkasında A grubunu ikinci sırada tamamlamış ve üçüncülük maçına çıkmaya hak kazanmıştır. Aynı şekilde Polonya'da B grubunu Batı Almanya'nın arkasında ikinci tamamlayarak, üçüncülük maçı için bir kez daha sahaya çıkacaktır. İyi futbol ortaya koyan Polonya, kupanın güçlü ekiplerinden Brezilya'yı 1-0 yenmeyi başarmıştır. Polonya'nın golünü turnuvanın gol kralı Lato atmıştır.

Goller:

Polonya ; Grzegorz Lato
Brezilya ; -

1970. Batı Almanya - Uruguay



Yarı final maçında şampiyon Brezilya'ya 3-1 yenilen Uruguay, tarihindeki üçüncü kez şampiyon olma fırsatını kaçırmıştı. Artık yolları üçüncülük maçına düşmüştü. Rakipleri ise İtalya'ya uzatmalar sonucu 4-3 yenilen Batı Almanya idi. Batı Almanya, tecrübeli ve son kupanın finalisti idi. Sahadan galip gelmeyi bilen Almanlar, Uruguay'ı dördüncülüğe itmişti.

Goller:

Batı Almanya ; Wolfgang Overath
Uruguay ; -

1966. Portekiz - Sovyetler Birliği

Portekiz, yarı finalde kupa tarihinin en ünlü maçının baş kahramanı Eusébio'ya güveniyordu. Çeyrek finalde Portekiz, ilk 22 dakika içinde Kuzey Kore karşısında 3 farklı geriye düşmüştü. Daha Eusébio'nun ayağından gelen 4 gol ile maçı çevirmeyi başaran Portekiz, 5-3'lük skor ile yarı finale yükselmişti. Yarı finalde turnuvanın ev sahibi İngiltere ile karşılaşan Portekiz, ünlü forvet Sir Bobby Charlton'ın 2 golüne engel olamayınca sahadan 2-1 yenik ayrılmıştı. Portekiz'e üçüncülük maçı yolu gözükmüştü. Rakipleri yarı finalde Batı Almanya'ya yenilen Sovyetler Birliği idi. Sovyetler Birliği'ni 2-1 yenen Portekiz'de Eusébio, 9 gol ile turnuvanın gol kralı olmuştu.

Goller:

Portekiz ; Eusébio, José Augusto Torres
Sovyetler Birliği ; Eduard Malofeyev

1962. Şili - Yugoslavya


Ev sahibi Şili yarı finalde Brezilya'ya 4-2 yenilerek, 16 Haziran'da oynanan üçüncülük maçında Yugoslavya'ya ile karşılaşmaya hak kazandı. Maçı 90. dakikada Rojas'ın attığı golle 1-0 yenen Şili, bronz madalyanın sahibi oluyordu. Bu galibiyet Şili'nin tarihinde elde ettiği en büyük başarı oluyordu.

Rojas'ın attığı bu gol, Şili takımını hayat vermişti ama çeyrek final maçında Sovyetler Birliği'ne attığı galibiyet golü, bir taraftarın hayatına malolmuştu. Televizyonu başında maçı izleyen 67 yaşındaki taraftar, galibiyet golüyle birlikte heyecanına yenik düşmüş ve olduğu yere yığılıp kalmıştı. İşin ilginç yanı hayatını kaybeden taraftarın da adının Rojas olmasıydı.

Goller:

Şili ; Rojas
Yugoslavya ; -

1958. Fransa - Batı Almanya

1958 Dünya Kupasının üçüncülük maçı, tarihte en çok gole sahne olan üçüncülük maçı olarak kayıtlara geçti. Turnuvanın 13 gol ile gol kralı olan futbolcusu Just Fontaine'i kadrosunda bulunduran Fransa maçta iddialı konumdaydı. Batı Almanya ise son şampiyon unvanı ile geldiği turnuvada üçüncülük maçına çıkıyordu. Maç Just Fontaine'in resitali haline dönüşmüştü. Batı Almanya ağlarına 4 gol bırakan Fontaine, üçüncülük unvanını Fransa'ya getiriyordu. Maçı 6-3 kazanan Fransa, o zamana kadar tarihinin en büyük başarısını da kazanmış oluyordu.

Goller:

Fransa ; Just Fontaine(4), Raymond Kopa, Yvon Douis
Batı Almanya ; Hans Cieslarczyk, Helmut Rahn, Hans Schäfer

Böylece üçüncülük maçlarının tarihine kısa bir göz atmış olduk. Genellikle sürpriz takımların sürpriz sonuçlar aldığı maçlar, dünya kupası tarihinin en rahat ve güzel futbolun oynandığı mücadeleler olarak hafızalarımızda kalmaya devam edecek.

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

Milenyumun Tartışılmaz Hakimi

Fastbreak E-Basketbol Dergisi Yazım


Milenyum kelime anlamı olarak 2001 yılını ifade etse de bazı durumlarda 2000’li yıllar anlamına da gelmektedir. Milenyum artı (+) NBA formülünü uyguladığımızda önümüze çıkacak tek eşitlik Los Angeles Lakers olacaktır. Ben de basketbol tarihinin 2000’li yıllarının başına damga vurmuş olan efsane kadroya dair inceleme / analiz yaptım. Gelin sizlerle bu başarılı ve sansasyonlarla dolu beş yıla göz atalım.

Lakers, ‘Magic Johnson ile başarılı geçen yılların ardından bir duraklama ve gerileme dönemine girmişti. Yeniden yapılanmaya gitmesi gerektiğini anlayana Lakers’ da, genel menajer Jerry West, 1996 yılı draftlarında önemli bir karar aldı. Kobe Bryant’ taki geleceği gören West, Vlade Divac karşılığında Charlotte Hornets’ den Kobe’ yi takas etti. Birkaç yıldır devam eden Lakers’ ın kötü durumu için bu karar bir dönüm noktası oldu. Lakers, aynı yıl içinde final oynamış ve Houston Rockests’ a süpürülmüş Orlando Magic’ in en önemli parçalarından biri olan Shaquille O’neal’ ı “free agent” fırsatından yararlanarak kadrosuna katmıştı. Aynı yıl draftlarda ilk tur yirmi dördüncü sıradan Lakers tarafından seçilen Derek Fisher ile takımın iskeleti yavaş yavaş oluşturulmaya başlandı. Koç Del Harris ile başlanan uzun yol Play - off ' larda Konferans yarı finalinde Utah Jazz karşısında 4-1 elenerek bitmişti.1997 - 98 sezonunda ise Shaq bireysel olarak iyi bir sezon geçirmiş ve NBA ilk beşine seçilmişti. Lakers, batıda sezonu üçüncü sırada bitirmişti, fakat yine NBA finaline çıkılamamıştı.1998-99 sezonuna gelindiğinde yine Play - off' larda başarılı olunamamış, o sezonun şampiyonu San Antonio Spurs, Lakers'ı 4-0 ile süpürmüştür.

Artık köklü bir değişikliğin zamanının geldiğini anlayan Lakers yönetimi, Koç Del Harris ile yolları ayırarak, takımın başına Chicago Bulls ile 6 kez şampiyonluk yaşamış ve ayrılmış olan Phil Douglas Jackson' ı getirdi. Efsane Lakers dönemi de tam da burada başlamış oldu.

1999 - 00 Sezonu :

Bu yıl, gazeteciler arasında ‘Return to Dominance’ olarak adlandırılır. Bu nedeni tahmin etmek çok ta zor değil. Dokuz yılın ardında gelen şampiyonluğu böyle değerlendirmek yanlış olmazdı sanırım. Takıma başarılı ve tecrübeli bir koç, iki büyük yıldız ve Robert Horry, Derek Fisher, Rick Fox gibi görev adamları katılınca efsane kadro ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Başarıya aç oyunculardan hiçbiri daha önce bir şampiyonluk kazanmamışlardı. Bu da Lakers, için büyük bir itici faktör oldu. Normal sezonda 67 maç kazanarak, Lakers tarihinin rekorunu kırdılar. Play- off’ lara iyi durumda gelmişlerdi. İlk turda Kings’i eleyen Lakers’ ta Kobe, ikinci ve dördüncü maçta 32, üçüncü maçta 35 sayı atarak izleyenlerin gözlerine takılıyordu. Batı finalinde Scottie Pippen’ ı da kadrosunda bulunduran Portland Trail Blazzers rakipti. Çok zor bir final olacağı maçların her dakikasından anlaşılıyordu. Lakers, Arvydas Sabonis’ li, Bonzi Wells’ li, Scottie Pippen’ lı Blazers’ı yedinci maç sonunda 89-84 yenerek 9 yıl aradan sonra NBA finallerine çıkıyordu. Bu sefer finalde rakip Reggie Miller’ ı da kadrosunda bulunduran Indiana Pacers’ tı. Pacers’ ı finalde kolay geçen Lakers, 9 yıl aradan sonra NBA şampiyonu olmayı başardı. Finallerin MVP’ si hakkettiği şekilde Shaquille O’neal olmuştu. Efsane ilk basamağı başarıyla geçmişti.

2000 – 01 Sezonu :

2001 sezonunda Kobe ile Shaq arasında gerginlik giderek arttı. Bunun sebebi olarak ta Shaq’ ın Kobe’ ye göre daha fazla top kullanması ve fazla bencil davranmasıydı. Hatta bu durumu Kobe bir basın toplantısında dile getirdi. Kobe basına, Shaq ile maç içinde top bölüşmekten bıktığını, maç boyunca bütün topları ona indirmekten sıkıldığını söylüyordu. Benim şahsi görüşüm ise Kobe’ nin de en az Shaq kadar top kullandığıdır veya basına yansıyacak kadar aralarında bir fark olmadığıdır. Bence buradaki temel sorun Kobe’ nin tek başına takıma hakim olmak istemesi ve tek yıldız olarak kalmayı arzulamasıdır. Shaq ise Kobe’ nin bu konuşmaları üzerine daha fazla sessiz kalamayarak, Kobe’nin elinde olsa maç boyunca bütün topları kullanacağını, onun maçı kazanmak gibi bir düşüncesinin olmadığını, tek amacının sayı ortalamasını yükselterek herkesten üstün olduğunu göstermeye çalıştığını söyledi.


Sezonun basketbol tarafına baktığımızda ortalığı kasıp kavuran bir Lakers vardı. Play - off' lara gelindiğinde müthiş bir form yakaladılar ve Portland'ı üç, Kings'i ve Spurs'u dört maçta süpürerek geçtiler. Herkesin beklentisi Philedelphia' yı da süpürmeleriydi. 13 Nisan' dan beri yani tam olarak 67 gündür maç kaybetmeyen, adeta bir dozere dönüşmüş boğa gibi bir takımdı Lakers. Fakat bir şeyi hesaba katmayı unuttular. 'The Answer', Lakers' ın bu oyununa bir tokat atarak onları sakinleştirdi ve büyük bir rekordan mahrum etti. Iverson, o gün 48 sayı ile oynayarak Philadelphia' nın Staples Center' da kazanmasını sağladı. Bu maçın ardından Lakers, beklentilere cevap vermeyi başardı ve seriyi 4-1 ile kazandı. Lakers, beklenmeyen yenilgiye rağmen, NBA tarihinin Play- off' lardaki en iyi galibiyet yüzdesini yakalamayı başardı.Shaq, yine finallerin MVP' si seçildi.

2001 – 02 Sezonu :

Bu sezon bir önceki sezonun aksine Shaq ve Kobe birbirlerini öven açıklamalar yaptılar. Bence bunun altında reklam haklarını ve kendi sporcu kişiliklerini zedelememek istemeleri yatıyordu. Yaz boyunca Shaq, yeni sezonda Kobe’ nin MVP ödülüne ulaşacağını umduğunu söylerken, Kobe’ de Shaq’ ın vazgeçilmez ve durdurulamaz bir pivot olduğunu söylüyordu. Hatta Kobe, bir makinanın dişlileri gibi olduklarını, iki oyuncunun da görevlerinin farklı olduğunu ve kazanmak için ne gerekiyorsa yapacaklarını söyledi. Sezonu bir önceki sezona göre daha az ihtişamla geçiren Lakers, Pasifik Grubu' nu ikinci sırada bitirdi. Yine ilk turda Blazers'ı 3-0 ile geçen yıldızlar, ikinci turda Spurs'u 4-1 geçerek Konferans finaline yükseldiler. Batı finalinde neredeyse herkesin hafızlarına kazınan Sacremento Kings - L.A Lakers eşleşmesi vardı. Birçok olayın olduğu çekişmeli seriyi Lakers, yedinci maç sonunda 4-3 kazanmayı başardı. Batı finalinin aksine NBA finalleri çok rahat geçti. Kerry Kittles' lı, Jason Kidd' li, Dikembe Mutombo' lu New Jersey Nets' i 4-0 ile süpürmeyi başardılar. Finallerin MVP' si iki sezondur olduğu gibi yine Shaq olmuştu.

2002 – 03 Sezonu :

Bu sezon için Kobe’ nin Lakers’ da daha etkin bir rol aldığını söyleyebiliriz. Kobe, normal sezonu 30.1 sayı ortalamasıyla kapatmıştı. Pasifik grubunu ikinci sırada bitiren Lakers için bu sezon önceki sezonlara göre daha sönük geçmişti. Son üç yılın şampiyonu Lakers, Batı finalinde San Antonio Spurs ile karşılaştı. Eğer bu yıl şampiyon olunursa Phil Jackson, NBA tarihinin en çok şampiyon olan koçu olacaktı. Fakat altıncı maç sonunda San Antonio Spurs, Lakers’ ı yenerek üç yıllık hanedana son vermiş oldu.

2003 – 04 Sezonu :

Sezona bir önceki yılın intikamını almak için başlayan Lakers, kadrosuna iki yaşlı kurdu kattı. Gary Payton ve Karl Malone ile müthiş bir takım haline gelindiği sanılan Lakers’ ı herkes mutlak favori olarak gösteriyordu. Fakat sezon içinde Kobe’ nin tecavüz skandalı ile suçlanması ve Shaq ile olan anlaşmazlığın büyümesi takımda büyük zararlara yer açtı. Kobe, buna rağmen sezonu 24.3 sayı ortalamasıyla tamamladı. Unutulmaz kadro Pasifik grubunu birinci, Batı Konferans’ ını ikinci sırada bitirdi. ‘Big Four’ için her şey yolunda gibi gözüküyordu. İlk turda Houston Rockets, ikinci turda Spurs, Batı finalinde sezonun MVP’ si seçilen Kevin Garnett’ li Timberwolves rahat bir oyunla geçen Lakers 2000’li yıllarda 4.defa NBA finaline yükseldi. Bu sefer rakip Rasheed ve Ben Wallace’ lı, Chauncey Billups’ lı, Rip’ Hamilton’ lı Detroit Pistons’ dı. Fakat beş maç sonucunda gülen taraf Detroit Pistons oldu ve Lakers hanedanlığı tam anlamıyla bir çöküş yaşadı. Bu seri ardından Lakers’ da büyük dağılmalar yaşandı. Takımdan Kobe ile sorunlar yaşayan Shaq, emekli olan Karl Malone, Boston’a gönderilen Gary Payton ve takımı bıraktığını açıklayan ‘Zen Master’ lakaplı koç Phil Jackson ayrıldı. Takımın 1996 yılında olduğu gibi yine yeniden yapılanma içine girmesi gerektiği anlamıştı. Miami Heat’ e giden Shaq’ a karşılık olarak Lamar Odom ve Caron Butler artık bu takımın yeni silahları olacaklardı. Yeni oluşum içerisinde Los Angeles Lakers, Kobe Bryant gibi bir süper yıldızın üzerine kurulacaktı.

Genel Bir Toparlama ve Sonuç Bölümü :

Sonuç olarak yazdığım bütün satırları özetleyecek olursak ; Lakers 1999 – 2004 yılları arasında NBA rekorlarını kırmış, üç şampiyonluk kazanmış, bir kez final oynamış efsane bir ‘takım’dı. Neden takım kelimesini tırnak içine aldığım sorulursa, onlar yeri geldiğinde takım olmayı en iyi şekilde başardılar, yeri geldiğince ayrı ayrı 12 takım haline geldiler. Belki de büyük takım olmanın sırrıydı bu, bunu asla bilemeyeceğiz. Lakers’ ın kendi açısından kazandığı sportif başarıları ve kupaları bir yana koyarsak, bu unutulmaz kadro Dünya’da birçok insana basketbol sevgisini ve heyecanını aşıladı. Dünya’nın birçok yerinde Lakers’ ın taraftarının olmasının en büyük nedeni bu beş yıllık süre içinde yapılanlardır. Tabii bu kadar egoları yüksek oyuncuları uzun bir süre zarfı boyunca bir arada tutmayı başaran Phil Jackson’ ın da büyük başarıdaki rolü yadsınamaz. Teşekkürler Robert Horry, teşekkürler Derek Fisher, teşekkürler Samaki Walker, teşekkürler ‘Cross-over mağduru’ Tyronn Lue, teşekkürler Slava Medvedenko. Hepinize,özellikle benim jenerasyonuma, basketbolun ne olduğunu öğrettiğiniz ve sevdirdiğiniz için;

TEŞEKKÜRLER...

Pazartesi, Haziran 28, 2010

Futbol ve Siyaset

Dünya kupaları tarihinde siyasetin ve siyasetçilerin futbola karıştığı birçok dönem geçti.

Liverpool'un 1960'lı yıllardaki efsanevi antrenörü Bill Shankly, siyasetin futbola karışmasıyla ilgili, “Bazıları futbolun ölüm kalım meselesi olduğunu düşünüyor. Yanılıyorlar, bence futbol bundan daha önemli” demişti.

Kupa tarihinde siyasetle futbolun iç içe geçtiği bazı olaylar şöyle sıralanıyor:

1934-1938: FAŞİZM

İtalyan diktatör Benito Mussolini, 1934'te İtalya'da düzenlenen turnuvayı propagandaya çevirdi. Mussolini'nin Nasyonal Faşist Partisi'nin yandaşları her maçta statları doldurarak “İtalya” ve “Duçe” (Mussolini'nin lakabı) tezahüratları yaptı.Mussolini, İtalya Milli Takımı Teknik Direktörü Vittorio Pozzo'ya, oyuncuları kast ederek, “Kaybederlerse Tanrı yardımcıları olsun” dedi. Kupayı İtalya kazandı.1938'de Fransa'da düzenlenen kupada Duçe, İtalya takımı kaptanı Giuseppe Meazza'ye telgraf çekti ve “kazan ya da öl” ifadesiyle gözdağı verdi. Kupayı yine İtalya kazandı.



1966: KUZEY KORE

Kore Savaşı'nın 1953'te bitmesinden bu yana Kuzey Kore ile diplomatik ilişki kurmayan İngiltere, ev sahipliği yaptığı 1966'daki kupada Kuzey Koreli futbolculara vize vermedi. FIFA, şampiyonanın İngiltere'den alınabileceği tehdidinde bulundu. Sonuçta Kuzey Kore'nin milli marşının çalınmamasına ve bayrağının stadyumda dalgalanmamasına karar verildi. Çözüm çerçevesinde açılış ve final maçı haricinde milli marşlar çalınmadı ve bayraklar stada asılmadı. Açılış maçını oynayan takımlardan biri olmayan Kuzey Kore finale de kalamadı ve krize çare bulunmuş oldu.



1974: ALMANLAR

Almanya'nın Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldığı 45 yıl boyunca, iki ülkenin takımları bir kez karşılaştı. Almanya'da düzenlenen kupada 22 Haziran'da Hamburg'da gruplarda oynanan maçı Doğu Almanya 1-0 kazandı. Oyuncular, “siyasi dengeleri sarsmamak” için sahada bitiş düdüğünden sonra forma değiştirmedi. Forma değişimi, kameralar yokken soyunma odalarında yapıldı.




1978: ARJANTİN'E BOYKOT İHTİMALİ

1978'deki kupaya ev sahipliği yapan Arjantin'de o dönemde askeri iktidarın yönetimde olması nedeniyle kupanın boykot edilmesi gündeme geldi. Hiçbir takım buna rağmen turnuvayı boykot etmedi. Turnuvayı tek boykot eden Hollandalı Johan Cruyff oldu. Şampiyonaya gitmeyen Cruyff, 30 yıl sonra kaçırılma korkusuyla Arjantin'e gitmediğini söyledi. Cruyff, 1977'de evine giren silahlı kişilerin kendisini ve eşini kaçırmaya çalıştıklarını açıkladı.

1982: ŞEYH GOLÜ İPTAL ETTİRDİ

İspanya'daki kupada gruplarda oynanan Fransa-Kuveyt maçı 3-1 Fransa üstünlüğüyle devam ederken 80. dakikada Alain Giresse Fransa'nın 4. golünü attı. Kuveytliler SSCB'li hakem Miroslav Stupar'a tribünden gelen bir düdük sesi duydukları için oyunu bıraktıklarını ve golü bu nedenle yedikleri için itiraz etmeye başladı. Hakemin golü iptal etmeyeceğinin anlaşıldığı sırada Kuveyt Futbol Federasyonu Başkanı Şeyh Fahid El Ahmed El Sabah, oyuncuların sahadan çekilmesi talimatı verdi ve sahaya indi. Aynı zamanda Kuveyt Emiri'nin kardeşi olan Şeyh El Sabah hakemi “ikna etti” ve hakem golü geçersiz kıldı. Futbol sahalarında benzeri olmayan bu olayın ardından Fransa 90. dakikada Maxime Bossis ile bir gol daha buldu. Bu gol iptal edilmedi ve maç 4-1 Fransa'nın galibiyetiyle bitti.



1986: FALKLAND

Meksika'da düzenlenen kupada, 4 yıl boyunca Falkland Adaları için İngiltere ile savaşan Arjantinliler, her maçta “Falkland Arjantin'indir” pankartları astı ve İngilizlerin öldürülmesi gerektiğini ifade ettikleri milliyetçi marşlar söylediler. İki takım kupada çeyrek finalde rakip oldu. Arjantinli ve İngiliz taraftarlar birbirine girdi, çok sayıda taraftar yaralandı. Maçta tarihe geçen ve biri “Tanrı'nın eli”, diğeri “Yüzyılın golü” olarak adlandırılan 2 gol atan Arjantinli Diego Maradona, “Bu bizim için final maçıydı. Maçı kazanmak için değil, İngilizleri yenmek önemliydi” demişti.



1998: ABD-İRAN

Fransa'daki turnuvada, aralarındaki siyasi ilişkilerin çok gerildiği ABD ve İran aynı grupta yer aldı. Fransa polisinin çok geniş güvenlik önlemleri aldığı maç, İran'ın 2-1'lik galibiyetiyle bitti. Çok dostça bir atmosferde geçen maçta iki takım oyuncuları birlikte fotoğraf bile çektirdi.

Pazar, Haziran 27, 2010

Unutulmaz Gol Sevinçleri

Bir golün hafızalara kazınmasını sağlayan en önemli neden, gol sonrası sevinçtir. Hatta bazı sevinçler, atılan golün önüne geçer. Bu unutulmaz anlar, başka futbolcular tarafında da taklit edilir ve yıllar boyu yaşatılır. Ben de bazı unutulmaz gol sevinçlerini mercek altına aldım, gelin bir göz atalım.

Bebeto / 1994 :

1994 Dünya Kupası'nda Brezilya çeyrek finale çıkar. Çeyrek finalde rakip Hollanda'dır. Brezilya'nın en önemli oyuncularından biri olan Bebeto'nun da maçtan 2 gün önce bir oğlu olmuştur. Bebeto, oğlunu ve sağlık durumunu çok merak ediyordur. Maçta Brezilya, Romario'nun golü ile 1-0 öne geçer. İkinci gol ise Bebeto'dan gelir. Fakat daha çok hafızalara bu gol değil, gol sonrası sevinç kazınacaktır. Bebeto attığı golden sonra yanına Romario ve Mazinho’yu da alıp kollarını beşik gibi sallayarak gerçekleştirdiği o gol sevinci unutulmazlar arasında yer almıştır. Bebeto'dan sonra birçok kişi aynı gol sevincini yaptı ama ilkler unutulmaz diye boşuna dememişler, akıllarda hep Bebeto'nun o görüntüsü kaldı.



Roger Milla / 1990 :

1982 Dünya Kupası'nda Kamerun iyi bir performans göstererek akıllarda yer etmişti. O kupada 3 beraberlik alarak yenilmeyen Kamerun, 'Yenilmez Aslanlar' lakabını almıştır. 1990 Dünya Kupası'nda yine dikkatler Kamerun'un üzerinde değildi. Açılış maçında son şampiyon Arjantin'i yenen Kamerun büyük bir sürpriz yaptı. Daha sonra Romanya'yı 2-0 yenen 'Yenilmez Aslanlar' 2.tura adlarını yazdırmayı başardılar. 2.turda rakip Kolombiya'ydı. 0-0 berabere giden maça sonradan giren 38 yaşındaki tectübeli golcü Roger Milla, oyunun kaderini değiştirdi. Attığı iki gol ile Kamerun'u çeyrek finale taşıyan Milla, gol sevinçleriyle de hafızalara kazındı. Milla attığı gollerden sonra korner bayrağına gidip dans ederek, dünyaya futboldan zevk almayı öğretiyordu.



Brian Laudrup / 1994 :

Otilino Tenorio / 2006 :

Otilino Tenorio, 1980 doğumlu genç ve gelecek vaat eden bir golcüydü. Ekvator futbolunun en çok gol atan futbolcularından biriydi. Attığı golleri Spider-Man maskesi takarak kutluyordu. Aklımıza bu unutulmaz gol sevinci ile kazınmıştı. Fakat golcü oyuncu 2005 yılında bir trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Tenorio'nun anısını yaşatmak isteyen Ekvadorlu futbolcular, 2006 Dünya Kupası sırasında Ivan Kavides'in attığı golden sonra maskelerini takarak unutulmaz gol sevincini tüm dünyaya tanıttılar.





Hugo Sanchez / 1986 :

Hugo Sanchez, Meksika ve Real Madrid tarihinin en golcü futbolcudur. Fakat Hugo Sanchez'i unutulmaz kılan başka bir durum ise gol sevinci olmuştur. 1986 Dünya Kupası'nda ev sahibi Meksika ile Belçika karşılaşıyordu. Azteca stadyumunu doldurmuş 100.000 kişi Hugo Sanchez'den gol bekliyordu. Hugo Sanchez'de bu beklentiye karşılık vererek Meksika'yı iki farklı öne geçiren golü atıyordu. Unutulmaz olan ise tabii ki gol sevinciydi. Futbol tarihinde ilk kez bir futbolcu bir golü parende atarak kutluyordu. Daha sonra bu gol sevincini Julius Aghahowa, Miroslav Klose, Obefemi Martins gibi futbolcular da kullansa da akıllarda hep Hugo Sanchez kaldı.



Pelé / 1970 :

Brezilya 1970 Dünya Kupası'nda, üçüncü şampiyonluğunun peşinde koşuyordu. Yarı finalde rakip İtalya'ydı. Bu dünya kupası, Pelé için son dünya kupası olacaktı. Yarı final maçına kadar birçok asist yapan 'Siyah İnci', hiç gol atamamıştı. İtalya karşısında Brezilya'nın ikinci golünü atan Pelé, turnuvanın en golcü futbolcusu Jarzinho tarafından havaya kaldırılmıştı. Bu tüm dünyaya verilen bir mesajdı. Bu gol lakabı kral olan bir oyuncunun taç giyme töreniydi. Havada asılı olan yumruk unutulmaz gol sevinçleri arasına girmeyi başardı.

Cuma, Haziran 25, 2010

Globalleşen Panzerler

1933 yılında Adolf Hitler, Almanya yönetimini ele geçirip, III.Reich'ı yani üçüncü imparatorluğu kurmuştu. Antisemitizm ve antikomünizm görüşününde olan Hitler, ülkedeki azınlıkları, Büyük Almanya'nın güçlenmesinde ayak bağı olarak görüyordu. Çoğu Yahudi olmak üzere birçok azınlığı ülkeden göç ettiren Führer, geride kalanları ise değişik yollar ile idam ettiriyordu. 1933-1945 yılları arasında tüm Avrupa'da 6 milyon azınlık katledilmişti. Bunların birçoğu Çingeneler ve Yahudiler olmuştu.

Fakat Adolf Hitler'in doğu cephesinde çok sayıda yaptığı taktiksel hatalardan ötürü 2.Dünya Savaşı Almanya açısından kaybedilmişti ve Nazi Almanyası da böylece bitmişti. (8 Mayıs 1945)



Yıllar yılları kovaladı. Her ülke gibi Almanya'da büyük değişimler geçirdi. II.Dünya Savaşından sonra ülke ikiye bölündü. Batı(Federal) Almanya NATO tarafını, Doğu Almanya Sovyet tarafını seçmişti. Fakat ülkede büyük bir iş gücü açığı vardı. Savaşta 10 milyon Alman ölmüştü. Sanayileşmek isteyen Almanya, birçok ülkeden işçi talebinde bulundu. En çok göçü de gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerden aldı. Bunların en önemlisi tabii ki Türkiye idi.




Daha sonraki yıllarda 1989 Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler Birliği dağıldı. Almanya bir bayrak altında birleşti. Federal Almanya Cumhuriyeti kuruldu. Ülkede demokrasi ortamı oluştu. Toplumun birleşmesi birçok sosyal aktiviteye de yansıdı. Bunların en önemlisi de futbol oldu.

Almanlar, futbolda hep başarılı bir ülke olmuşlardı. Franz Beckenbauer, Gerd Müller, Lotharr Matthaus, Andreas Brehme, Karl Heinze Rummenigge, Jürgen Klinsmann ve Michael Ballack gibi bir çırpıda sayabileceğimiz önemli futbolcular yetiştirmiştir. Kazandıkları 3 Dünya Kupası ve oynadıkları 7 Dünya Kupası finali başarılarının kanıtı gibi duruyordu.


Gerard Asamoah

2000 yılından önce Almanya kadrolarında göçmen halktan çok az sayıda futbolcu olurdu. Fakat globalleşen dünyada Almanya kadrosunda Alman kökenli futbolcu bulmak zorlaştı. Bu durum Almanların oyun stilini de etkiledi. Eskiden disiplinli, makine düzeninde oynayan Almanlar, şimdi daha serbest ve dağınık bir futbol oynuyor. Yetenek kısmı daha ön planda şimdi Panzerlerde. Bu yazıyı yazmamın temelinde Almanya'nın 2010 Dünya Kupasındaki kadrosu yatıyor. Şöyle ki Almanya'nın kadrosunun incelediğimizde ;

*Jerome Boateng - Gana
*Serdar Tasci - Türkiye
*Dennis Aogo - Nijerya
*Sami Khedira - Tunus
*Marko Marin - Bosna Hersek
*Mesut Özil - Türkiye
*Piotr Trochowski - Polonya
*Mirovlav Klose - Polonya
*Mario Gomez - İspanya
*Lukas Podolski - Polonya
*Cacau - Brezilya

Evet, kadrodaki 23 futbolcunun on biri yabancı kökenli.Bu sayı önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Belki de Almanya kadrosunda, Almanlar azınlık konumunda olacak. Tabii ki buna en çok ülkeyi 12 yıl boyunca ari(saf) ırk haline getirmeye çalışan Hitler üzülecek. Bizde ona "Üzülmeyiniz Führer'im, dünya değişiyor, artık bu dünya sizin bildiğiniz dünya değil. Bu dünya modern dünya, bu dünya globalleşen dünya. Bu dünyada artık millet ayrımı yok, herkes kardeşçe yaşıyor." diyeceğiz. Değil mi ?

Not: Global, bütün dünya ölçüsünde, geniş bir bakış açısıyla konuları ele almak demektir.

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Vegan Atlet : Carl Lewis


Olimpiyat tarihinin en başarılı sporcularından biri olan Carl Lewis, atletizmin birçok dalında mücadele etmiştir. Kısa mesafe koşu ve uzun atlamada, olimpiyatlarda aldığı 9 altın madalya ve bir gümüş madalya bulunmaktadır. Komple bir sporcu olarak tanınmasına rağmen ülkesi Amerika' da kızılderili kanı taşıdığı için pek sevilmemektedir.

Vegan, hayvan ürünü yemeyen ve kullanmayan kişi anlamına gelir. Vegan, dondurma, çikolata, bal, yumurta, yoğurt, peynir, yemez. Et ürünü tüketmez. Süt içmez. Yün, deri, angora, kaşmir giymez. Carl Lewis de aynen böyle biriydi. Hatta başarısını vegan olmasına bağlardı.

Carl Lewis, dört olimpiyatta altın madalya kazanmayı başaran nadir atletlerdendir. Özellikle 1991 Tokyo Dünya Şampiyonası' nda uzun atlama dalında şuan ki dünya rekorunun sahibi Mike Powell ile çekişmesi unutulmazlardandır. Ayrıca herhangi bir yerden bu müsabakanın görüntülerini bulup, izlemenizi tavsiye ederim. Carl Lewis, o yarışmada kariyerinin en iyi derecesini yaparak 8.87 atlamıştır fakat Mike Powell, beşinci hakkında 8.95 ile dünya rekorunu kırarak altın madalyaya uzanmıştır. Ayrıca Tokyo' da 100 metre rekorunu da 9.85 ile kırmıştır. ( 30 Ağustos 1991 )

Carl Lewis için komple sporcu tabiri çok uygun olacaktır. Çünkü atletizmin birçok dalında boy göstermiş bir atlettir. Hatta NBA' de oynamak için draftlara girmeyi bile zamanında düşünmüştür. 1984 Los Angeles Olimpiyatları' nda 100 metreyi 9.99 ile koşarak birinci, 200 metreyi 19.80 ile koşarak birinci, uzun atlamada 8.54 zıplayarak yine birinci olmuştur.

1988 Seul Olimpiyatları' nda 100 metreyi 9.92 ile birinci, uzun atlamada 8.72 ile birinci olup, altın madalyalara ulaşmıştır. 1992 Barcelona Olimiyatları' nda ise 100 metreyi dünya rekoru kırarak kazanan Ben Johnson' ın arkasında kalarak ikinci tamamlamıştır. Fakat Ben Johnson' ın yarışı bitirdikten sonraki yüz ifadesinden de anlaşılacağı gibi doping kullandığı saptanmıştır. Johnson diskalifiye edilirken, Carl Lewis bir kez daha altın madalyaya uzanıyordu. Ayrıca uzun atlamada 8.67 ile birinci olarak bir kez daha duble yapmış oluyordu. Kendi ülkesinde yapılan 1996 Atlanta Olimpiyatlarına formda gelemeyen Lewis, kısa mesafe koşularda başarılı olamamıştır. Uzun atlamada vasat bir yarışma ortaya çıkmıştır. Antreman derecesi sayılabilecek bir seviyede geçen mücadeleyi Lewis, 8.50 metre ile rahat kazanmıştır. Özellikle söylemeliyim ki yeryüzünde yapılmış en iyi 10 dereceden 7 tanesine sahip olan bir atlet için bu çok kolay atlanabilecek bir uzaklıktır.

Carl Lewis, örnek aldığı sporcu olan Jesse Owens' ın yolunda gitmiştir. Onun başardıklarını bir - iki basamak yukarıya taşımıştır. Sempatik ve güler yüzlü bir sporcu olması, onun bütün dünyada sevilmesinde önemli bir etkendir. Bizlere, her ne kadar seni canlı izleyemesem de, atletizmi öğrettiğin ve sevdirdiğin için teşekkürler Lewis.

Basketbolun Kötü Çocuğu


NBA' in en çılgın oyuncusu kimdi ? sorusuna herkesin ortak bir cevabı olacaktır. Her maça envayi çeşit saç rengi ile çıkan, 1500 kadın ile beraber olmuş, gelmiş geçmiş en iyi ribaundcı, bunlar bu adamın sadece birkaç özelliği. "The Worm" lakaplı Dennis Rodman' a dair bir yazı kaleme almak istedim. Bir basketbolcu ne kadar çılgın bir hayata sahip olabilir, gelin hep birlikte görelim.

Dennis Rodman yazıyla anlatılacak en zor insanlardan biridir. Onu tanımanız için fotoğraf ve videolarını görmeniz gerekir. Dennis Rodman' ı tanımlayacak en iyi durumlardan biri de şudur : Zamanında antremana cikmak yerine bir Talkshow' a katılmıştı. Talkshow' dan 70.000 dolar alıp, takıma ceza diye 5000 dolar ödemişti ve bunun üzerine "Sizce hangimiz kârlı ?" demiştir.

Rodman, 1961 doğumludur ve Detroit Pistons, San Antonio Spurs, Chicago Bulls, Los Angeles Lakers ve Dallas Mavericks takımlarında forma giymiştir. Hem Carmen Electra ile yaşadığı ilişki hem de her maçta farklı saç renkleriyle sahaya çıkması ve çılgınca davranışları nedeniyle ilgi odağı haline gelmiştir. Chicago Bulls'ta oynadığı dönemde Michael Jordan ve Scottie Pippen ile beraber muhteşem bir kombinasyon kurmuşlardır ve şampiyonluğa ulaşmışlardır.

Madonna ile yattığını göğsünü gere gere dünya haber organlarina fax geçecek kadar çılgın bir adamdır. Birçok maçta hakem yada kendinden en ve boy olarak daha endamlı duran insanları tokatlaması ile NBA' in psikopatı unvanını elinde tutan karakter insani. Bir maç öncesi de kafasına "Kavun yiyin." yazdırarak sosyal sorunlara da dikkat çekmiştir.(!)

Ribaund konusunda efsane olan Rodman, "Ribaund almak için ter kokusunu sevmelisiniz." diye görevine başka bir boyut kazandırmıştır. Kısa boyuna rağmen (2.03), çok sayıda ribaund almasını ise "Nerede olmam gerektigini biliyorum." cümlesiyle açıklamıştır.

NBA' in tadı tuzuydu. Şut atamaz, basket oynayamazdı. Çok iyi savunma yapar, zıplaya zıplaya hücuma giderdi. Bir set hücumunda eline top gelmezdi ama hücum ribaundu alarak sayısını yapardı. Hakemlere kafa atardı, John Stockton' ı tekmelerdi, kameramanın kamerasını kırardı.Ha söylemeliyim ki bu arada 5 NBA şampiyonluğu da kazanmıştır.

Sonuç olarak Rodman bize fazla sayı atmadan da, fazla asist yapmadan da, efsane olunabileceğini göstermiş bir basketbolcudur. Belki örnek bir sporcu değildi fakat hayata olan bakış açımıza renk kattı. Teşekkürler kötü çocuk...

Cep Herkülü : Naim Süleymanoğlu


Resmi adıyla Naum Shalamanov, çoğu otoriteye göre dünyanın en iyi haltercisidir. Bulgaristan doğumlu olan Naim, Türk bir ailenin oğludur. Haltere 9 yaşında başlayan Naim, 15 yaşında ilk başarılarını kazanmaya başladı.

Bulgaristan'daki baskılardan kurtulmak ve Türkiye adına müsabaklara katılmak için 1986'da Melbourne'de düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası'nda Türkiye Büyükelçiliği'ne sığınarak Türkiye'ye iltica etti. Türkiye'ye ilticasında ve getirilmesinde bizzat Turgut Özal devreye girdi. Bulgaristan' da o dönemde ağır bir siyasi baskı vardı. Herkesin ismi Bulgarca olması isteniyordu. Hatta buna örnek verecek olursak, 1994 Dünya Kupasındaki Bulgaristan kadrosundaki 23 oyuncununda adı 'ov' ile bitiyordu. Naim, Türkiye adına yarışmak istiyordu. Türkiye' ye iltica etmesinden sonra Bulgaristan yönetimi 1 milyon $ ile susturuldu. Zaten Bulgarlar, o dönemde halterde çok güçlüydü ve Naim' in gidişini pek önemsemiyordu.

On altı yaşında rekor kırarak şampiyon oldu. Böylece halter tarihinde en genç dünya rekortmeni unvanını aldı. Naim' in, kariyerinde üç Olimpiyat altın madalyası, yedi Dünya Şampiyonluğu vardır. 1988'de, Avrupa Halter Şampiyonası'na Türkiye adına katılan ve üç altın madalyanın sahibi olan ve 60 kiloda, koparmada 150 kg kaldırarak dünya rekoru kıran Süleymanoğlu, o sene 7 Aralık’ta, Beyaz Saray'da Başkan Ronald Reagan ve eşi tarafından kabul edildi.

1984, 1985, 1986 yıllarında dünyada yılın haltercisi seçilen Naim, aslında 4 Dünya Şampiyonluğu kazanabilirdi. Fakat bildiğiniz gibi Bulgaristan' ında Sovyetler Birliğinin yanında boykota katılmasıyla birlikte, 1984 Los Angeles Olimpiyatlarına katılamadı. 1988 Seul Olimpiyatlarında Süleymanoğlu, 60 kg toplamda da 320 kg, 339 kg, 342.5 kg kaldırarak, 9 dünya ve 6 olimpiyat rekoru kırarak, Türkiye olimpiyatlar tarihinde, güreş dışında ilk altın madalya kazandıran sporcu olarak adını Türk spor tarihine yazdırdı. 1992 Barcelona Olimpiyatlarında ise rakiplerine ezici üstünlük kuran Süleymanoğlu, altın madalya kazandı. Bu başarısı ile dünyada yılın sporcusu unvanını kazandı.1994 yılında Avrupa Halter Şampiyonasında sadece 3 kaldırış yaparak 3 dünya rekoru kıran Naim, herkesi kendine bir kez daha hayran bıraktı.

Olimpiyat tarihinde bir ilk için 2000 Sidney Olimpiyatlarında podyuma çıkan Naim, sakatlıklarla baş edemeyince 4. Olimpiyat altın madalyasını kazanamadı ve tarihte bir ilk olma şansını kaybetti. Naim Süleymanoğlu, halter tarihinde kendi ağırlığının 3 katını kaldıran tek sporcu olarak kayıtlara geçmiştir.

Cep Herkülü, dünyaya kısa boyla(1.50) neler yapılabileceğini gösteren bir karakter adamı olarak hala karşımızda dimdik duruyor. Aynı 'Time' dergisinin kapağındaki gibi...


  ©EmreCeSpor - Todos os direitos reservados.

Template by Dicas Blogger | Topo